30 Ekim 2018 Salı

Eli Kulağında


Bursa Ulucami


Gerçekleşmesi pek yakın olan işler hakkında "Henüz olmadı; ama eli kulağında" deriz.

Bu deyimin kaynağı Peygamber Efendimiz zamanına kadar uzanır. İslamiyet'e girenlerin sayısı gittikçe artmaktadır. Namaz için Müslümanlar'ı bir araya toplamak üzere ezan okunması kararlaştırılmıştır. Sesi güzel olduğu için Hazreti Bilal-i Habeşi, bu vazifeye seçilmişti. Ne var ki Medine'de müşrikler ve bazı tahammülsüz insanlar ezandan rahatsız oluyorlardı. Ezan okunurken ses duyulmasın diye gürültü yapıyorlardı. Hatta çocukları toplayıp Bilal-i Habeşi'nin sesini bastırmaya çalışıyorlardı. Hazreti Bilal, onların bu hareketlerine aldırmadı. Ellerini kulaklarına tıkayarak ezan okumaya başladı. Bize bu hareketiyle eleştirileriyle sindirmeye çalışanlara karşı kulağımızı tıkamamız gerektiğinin mesajını veriyordu. Sonra müezzinler ellerini kulaklarına tıkayıp ezanı bu usul üzere okumaya devam ettiler.

Birisi yanındakine,
- Ezan okundu mu, dediğinde, eğer vakit çok yakın ise,
- Okunmadı; ama (müezzinin) eli kulağında, dermiş.

Günümüzde ise bir şeyin olmasına çok az kaldığı, birinin gelmesi yaklaştığı zaman "Eli kulağında, az kaldı." deriz.



Rüzgargülü




28 Ekim 2018 Pazar

Putlara İlk Kez Tapanlar Kimlerdir?


Putlara tapma işini ilk ihdas eden, uyduran ve çıkaranlar Nuh aleyhisselâm'ın kavminden (bazı kişiler)dir. Bu şöyle oldu:

Adem Aleyhisselâm'ın beş sâlih evlâdı vardı. Onlar:
1- Vedd,
2- Suvâ',
3- Yeğûs,
4- Yeûk,
5- Nesr idi.

Vedd, vefat ettiğinde insanlar çok üzüldüler, onun ölümüne çok mahzun oldular. Onun mezarının etrafında toplandılar. Ondan ayrılamadılar. Bu "Bâbil" toprağındaydı. Şeytan bunu gördüğünde, (çok sevindi onları sapıtmak için) insan suretinde
onlara geldi. Ve onlara:
-"Sizin için onun bir suretini ve şeklini yapayım; o surete baktıkça kendisini hatırlarsınız?"

Onlar da;
-"Evet (iyi olur)" dediler.

Şeytan Vedd'in suretini ve heykelini onlara yaptı. Sonra onlardan herhangi biri öldüğü zaman, onun suretini yapmaya başladılar. Ve heykele de o ölen şahsın ismini verdiler. Sonra zamanlar geçti.
Nesepler değişti. Babalar, evlatlar ve evlatların evlatları geldi...
(O suretlerin neye ve hangi gaye ile yapıldığını unuttular.) Ve şeytan daha sonra onlara;
-"Sizden önce yaşayan atalarınız ve ecdadınız işte bu suretlere ve heykellere tapıyorlardı!" dedi.

Onlar da, Allâhü Teâlâ hazretlerine ibâdet etmeyi terk ettiler.
Putlara, resimlere ve heykellere tapmaya başladılar.
Bunun üzerine Allâhü Teâlâ hazretleri, kendilerine Nuh Aleyhisselâm'ı gönderdi. Nuh Aleyhisselâm, onları putlara tapmaktan nehyetti, alıkoymaya çalıştı. Onlar, bu konuda Nuh Aleyhisselâm'ın davetine icabet etmediler.




Araplardan puta ilk tapan kişi, Hüzaa kabilesinden Amr bin Luhayy'dı. Bu şöyle olmuştu:

Amr bin Luhayy, bazı işleri için Mekkeden Şam'a gitti. Belkâ toprağında, Amılâk bin Lâvid bin Sâm bin Nûh Aleyhisselâm'ın soyundan gelen Amâlîka kavminin putlara tapmakta olduğunu gördü. Onlara sordu:
-"Bu nedir?"

Onlar:
-"Bunlar putlardır. Biz onlara tapıyoruz! Onlardan yağmur istiyoruz; onlar da bize yağmur yağdırıyorlar. Onlardan yardım istiyoruz: onlar da bize yardım ediyorlar."dediler.

Amr bin Luhayy onlara:
-"Bana bir put verseniz de, onu Arabistan'a götürsem olmaz mı?" dedi.
Onlarda akikten insan suretinde yapılmış olan ve kendisine Hübel denilen bir putu verdiler.
Onu Mekke'ye getirdi. Ve onu sağı üzerine Kabe'nin içine koydu, insanlara ona tapmayı ve tazimde bulunmayı emretti.
İnsanlardan biri sefere çıkacağı zaman, gelir Kabe'yi tavaf ettikten sonra ehline ve ailesine gitmeden önce onun yanına gelir. Onun yanında tıraş olurdu...

Taif ehli, Lâf'a tapıyordu.
Mekke ehli ise Uzzâ. Menât, Hübel ve Usâf'a tapıyorlardı...


RÛHU'L BEYAN
İsmail Hakkı Bursevî

26 Ekim 2018 Cuma

Koğuculuk




Amr b. Dinar'ın şöyle dediği anlatılır:

"Medine halkından biri vardı. Medine civarında bir kız kardeşi yaşıyordu. Hasta oldu. Onun ziyaretine hep gider gelirdi. Sonra öldü; götürüp kabrine gömdü. Dönüşte kesesini mezarlıkta unuttuğunu anladı.
Yanına bir arkadaş aldı; birlikte kabre gittiler. Keseyi bulup aldılar.

Bir ara birlikte gittiği arkadaşa şöyle dedi: Sen şöyle yan dur; kardeşimin durumuna bakacağım. Mezarın bir kısmını açtı; bir de baktı ki, kabir ateş içinde yanıyor. Hemen kabri kapadı; doğruca anasının yanına gitti:
— Kardeşimin durumunu bana anlat! Hayatta ne gibi hatâlar yaptı?

Annesi şöyle anlattı:
— Kardeşin namazını ertelerdi. Namaz kılsa bile, temizliğe tam uymazdı. Sonra komşular yatarken onların kapılarına kulak verir; konuşmalarını dinlerdi. Gündüz olunca da gece dinlediklerini komşulara yayardı."



TENBİHÜL GÂFİLİN BOSTANÜL ÂRİFİN
Ebu'l-Leys Semerkandî



25 Ekim 2018 Perşembe

Dünya Hayatı


Günebakan

Bu vakit (dünya hayatı) rahatlık vakti değil, sâlih amel işleme vaktidir. Çünkü amellerin karşılığı olan (âhiret) rahatlığı önümüzdedir. Salih amellerin işleneceği vakitte istirahat etmek, ziraati (ekilecek şeyi) zayi' etmek ve mahsul vermesine mâni olmak olur.

İmam-ı Rabbâni (K.s.)


22 Ekim 2018 Pazartesi

Yeter Ki




Hikâye olunur:

Mâlik bin Dinar hazretleri, pehlivan olan iki gence uğradı. Onlara vaaz etti. Onlardan biri;
-"Ben aslanlardan bir aslanım!" dedi.

Mâlik bin Dinar hazretleri:
-"Yakında sana bir aslan gelecek ve sen onun yanında tilki olacaksın!" dedi.

O genç hastalandı. Malik bin Dinar hazretleri onu hasta yatağında ziyaret etti. Genç ağladı ve:
-"Yanında tilki olduğum aslan geldi!" dedi.

Mâlik bin Dinar hazretleri ona:
-"Allâhü Teâlâ hazretlerine tevbe et! O tevvâb'tır! (Tevbeleri çok kabul edendir!" dedi.

O anda evin arka köşesinden bir ses geldi:
-"Biz onu defalarca tecrübe ettik; hep yalancı bulduk!"



Allâhü Teâlâ hazretleri, tevvâb'tır. (Tevbeleri çok kabul edendir) o kullarının tevbelerini kabul eder; yeter ki kul, tevbesinde yalancı olmasın....



RÛHU'L BEYAN
İsmail Hakkı Bursevî


20 Ekim 2018 Cumartesi

İmam-ı Gazali'nin (r.h.) Defterleri




İmam-ı Gazali, milâdi 1058 senesinde Tûs şehrinde dünyaya geldi. Babası fakir bir kimse olmakla beraber, Gazali'nin ve kardeşinin iyi yetişmeleri için, ilim öğrenmelerine ihtimam etmişti. Gazali, evvelâ Tûs'ta daha sonra Cürcan'da okudu. Cürcan'da okuduğu dersleri not ettiği defterlerin, vatanına dönüşünde içinde bulunduğu kervanı soyan haydutlar tarafından gasbedilmesi hâdisesi tarihte şöhret bulmuştur.

İmamı Gazali, kervanı basan haydutların reisinden, defterlerini geri vermesini, zira bunların hiçbir işlerine yaramıyacağını söylemişti. Haydutların reisi o defterlerde ne olduğunu sorduğunda: «Onlara yazılı bilgileri edinmek için yurdumu terkettim ve uzun müddet süren tahsilimin semeresini onlara yazdım» dedi. Haydutların reisi güldü ve: «Nasıl olur da ilim tahsil etmiş olduğunu ileri sürebilirsin? Baksana defterlerin elinden alınınca hiç ilmin kalmıyor» dedi. Defterleri de geri verdirtti. Bu hâdise İmam-ı Gazali üzerinde büyük bir tesir bıraktı ve memleketine dönüşünde ilk işi defterlerdeki notları hafızasına nakşetmek oldu.


Bedir Yayınevi


18 Ekim 2018 Perşembe

Korkmamak


Balıkesir/Gönen


Zâhidlerden biri, Halife Süleyman bin Abdülmelik'in şarap küplerini ve kaplarını kırdı. Onu cezalandırmak için tutukladılar. Halifenin bir katırı vardı. Eline geçirdiği kişiyi tepikleyip öldürürdü. Vezirlerin görüşü; bu zâhid kişiyi katırın önüne koymak (ve katır tepeleyerek onu öldürsün) fikrinde ittifak oldu. O zahidi götürüp (ellerini ve ayaklarını bağlayarak katırın ayaklarının altına) attılar. Katır ona saygı duydu ve onu öldürmedi. Sabah olduğunda, baktıklarında onu sahih ve sağlam olarak gördüler. Allâhü Teâlâ hazretlerinin onu muhafaza ettiğini bildiler. Ondan özür dilediler ve onu serbest bıraktılar...

-"Eğer nehyi münker etmek senin elinden geliyorsa layık değildir oturmak... Onun eli ve ayağıyla nehyi münker etmesi gerekir..."



RÛHU'L BEYAN
İsmail Hakkı Bursevî


16 Ekim 2018 Salı

Hanımlarının Erkekler Üzerindeki Hakları




Adamın biri, Hz. Ömer (r.a.)'e hanımını şikâyete geliyordu. Hz. Ömer (r.a.)'in kapısına geldiği zaman, hanımı Ümmü Gülsüm'ün Hz. Ömer'e bağırıp çağırdığını duydu.
Adam, kendi kendine şöyle dedi:
— Ben, hanımımı şikâyete geldim. Ama onun da başında aynı belâ var.

Dönerken, Hz. Ömer (r.a.) onu gördü ve çağırdı ve niçin geldiğini sordu. Adam şöyle dedi:
— Ben, kadınımı şikâyete gelmiştim. Ama, duyacağımı duyduktan sonra vazgeçtim.

Bunun üzerine, Hz. Ömer (r.a.) şöyle dedi:
— Onun bende bâzı hakları var, onun için söylediği şeylerin hepsine aldırış etmiyorum. Şöyle ki:
1. O ateşle aramda bir perdedir. Kalbim onunla sükûnet bulur, harama dalmam.
2. O benim için bir hazinedardır. Evimden çıkınca, malımın bekçiliğini yapar, korur.
3. O çamaşırcıdır. Elbisemi yıkar.
4. Çocuğumun süt anasıdır.
O bana ekmek pişirir, yemek yapar.

Bunu dinleyen adam şöyle dedi:
— Sana yapılan, bana da yapılıyor. Sen hoş görüp geçtikten sonra, ben de hoş görüp geçerim.


TENBİHÜL GÂFİLİN BOSTANÜL ÂRİFİN
Ebu'l-Leys Semerkandî

15 Ekim 2018 Pazartesi

Kıyamet



"Kıyamet, kıyamet dersiniz, sizin her birinizin kıyameti ölümüdür, insan ölünce onun kıyameti kopmuş demektir."

Muğire b. Şu'be (r.a.)



13 Ekim 2018 Cumartesi

İyiliği Emir




Rivayet olundu:

Allâhü Teâlâ hazretleri, Yuşa bin Nûn Aleyhisselâm'a vahyetti:
-"Senin kavminden (ümmetinden) kırk bini hayırlılarından; altmış bini de şerlilerinden (olmak üzere tam yüz bin kişiyi,) helak edeceğim!" buyurdu.

Yuşa Aleyhisselâm:
-"Ya Rabbi! Hayırlıların durumu nedir? (Onları neden helak ediyorsun?)" dedi.

Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu:
-"Hayırlılar, benim gadap ettiğime gadap etmediler! O şerli ve zâlimlerle beraber yediler ve içtiler!"



Bunda anlaşıldı ki, Allâhü Teâlâ hazretlerinin rızâsı için; zâlimlere buğzetmek, onlara gadaplanmak ve kızmak, vaciptir.


RÛHU'L BEYAN
İsmail Hakkı Bursevî


11 Ekim 2018 Perşembe

Keşke Demektense




"Olan bir şey için 'Keşke olmasaydı!' veya olmayan bir şey için 'Keşke olsaydı!' demektense ağzıma taş doldurmayı tercih ederim."

İbn-i Mesud (r.a)


Fil Vakası 2


Hazırlıklarını tamamlayıp sabahın erken vaktinde harekete geçen Ebrehe, ordusunu Mekke-i Mükerreme üzerine yürüttü. Kabe'ye yaklaşınca beklenmedik bir şeyle karşılaştı. Ordusunun başında bulunan ve Ebrehe'nin çok güvendiği Mahmud adlı fil, bir türlü ileri gitmiyordu. Olduğu yere çöküvermişti.
Çengeller içine aldılar, ötesini berisini çektiler, sivri uçlu ağaçlarla burnunu yaraladılar, kafasına balta ile vurdular ama yine fili kaldıramadılar. Ne kadar
zorladılarsa nafile. Fil yerinden kıpırdamıyordu. Kabe'den başka tarafa çevrilince hızlıca koşuyor ancak Kabe'ye tekrar yönelince çöküp kalıyordu. Cansız gibi
duruyordu.
Bu durum birkaç defa tekrarlandı. Mahmud fili gibi diğer filler ve develer de yere çöküyorlar, bir türlü Kabe'ye doğru gitmiyorlardı. Cenab-ı Hak, Kabe'sini koruyordu. Çünkü fili yürüten de durduran da Allah'tı ve Allah şimdi filin durmasını istiyordu.

Hazreti Allah, her şeye kadirdir. Onun kuvvet ve kudreti sonsuzdur. File hayat verip yürüttüğü gibi onu durdurmak kudretine de sahiptir. Ebrehe ve ordusu, bu duruma bir anlam veremediler. Çünkü âlemlerin Rabbi olan Allah'a  inanmıyorlardı. Buna da inanamadılar ama yapacak başka bir şeyleri de yoktu.



Fillerin yürümediğini gören Ebrehe, ordusuna yaya olarak Kabe ye gitme emri verdi. Kabe'ye yaklaşan ordu bu sefer de başka bir hadiseyle karşılaştı.
Karşılarına ağızlarında ve pençelerinde nohuttan küçük, mercimekten büyük taşlar olan büyük bir kuş sürüsü çıkmıştı. Bunlar kırlangıca benzeyen Ebabil kuşlarıydı. Çok heybetli gözüküyorlardı. Kuşlar, ağızlarındaki ve ayaklarındaki taşları Ebrehe'nin ordusunun üzerine bıraktılar. Taşın isabet ettiği her asker, hemen oracıkta veya bir müddet sonra ölüyordu.
Kalanlar oraya buraya kaçışmaya ve geldikleri gibi gerisin geri gitmeye başladılar. Kaçmak isteyen Ebrehe’ye de bir taş gelmiş ve onu yaralamıştı. Ebrehe kaçacak yer bulamadı. Vücudu, parça parça dökülüyordu. Perişan bir halde Sana şehrine kadar götürdüler.

Filin bakıcısının da gözleri görmez, ayakları tutmaz olmuştu. Mahmud adındaki fil, yatıp Kâbe-i Muazzama üzerine yürümediği için kurtuldu, diğer filler de kuşların attığı taşlarla parçalandılar.

Ebrehe'nin askerleri bu şekilde perişan olunca Kureyş kabilesi doğmak üzere olan Muhammed aleyhisselamın hürmetine büyük bir düşmanın şerrinden kurtuldu. Çıktıkları tepelerden yaşananları izleyen Mekke halkı
büyük bir sevinç içindeydi. Abdülmuttalib de Allah'a şükrediyordu.
Mekke-i Mükerreme ahalisi Ebrehe'nin ordusundan kalan mal ve eşyalara el koydular. Peygamber Efendimiz hürmetine Kureyş halkı hem büyük bir
düşman şerrinden kurtulmuş, zahmetsizce ganimete kavuşmuş, hem de halkın şan ve şöhreti artmıştı.

Kureyş kabilesi ile savaş halinde olan Arap kabileleri artık onlarla savaşmayı bırakıp onların Allah tarafından korunduklarına inandılar.

Bu hadise Kur'ân-ı Kerîm'de Fîl Sûresi'nde bildirilmektedir.
Araplar, ordunun önünde büyük bir filin olmasından dolayı bu seneye "Fil Yılı", bu hadiseye de "Fil Vakası" diye isim verdiler. Peygamberimiz aleyhisselam da Fil Vakasından 50 gün sonra dünyaya gelmişti.


SEVGİLİ PEYGAMBERİMİ TANIYORUM
Abdülkadir Fidan
(Çocuk Kitabı)


Yazının 1. bölümünü okumak için TIKLAYINIZ.


9 Ekim 2018 Salı

Fil Vakası 1


Peygamberimizin doğumuna yakın bir zamanda Yemen şehrinde Ebrehe adında bir vali vardı. Hristiyan olan Ebrehe, hac mevsiminde insanların hacca gitmeye hazırlandıklarını görünce:

- Bu insanlar nereye gidiyor, diye sordu.
- Mekke'deki Kabe'yi ziyarete gidiyorlar, dediler.
- Kabe, neyden yapılmıştır, diye sordu.
- Taştan yapılmıştır, dediler.
- Onun üzerine ne örtülmüştür, dedi.
- Buradan giden çizgili ince Yemen kumaşı örtülmüştür, dediler. Bunun üzerine insanların Kabe'ye gitmelerini çekemeyen Ebrehe:
- Bu ev (Kabe), taştan yapılmış ve Yemen alacası ile örtülmüştür. Ben size Kabe'den daha güzelini yapacağım, diyerek Yemen'in başşehri San'a'da büyük bir kilise yaptırdı. Beyaz, kırmızı, sarı ve siyah su mermerlerinden yaptırdığı kiliseyi altın ve gümüşlerle süsledi.

Kapılarını altınlarla, Cerup denilen süslü taşlarla ördü. Taşların aralarına burçlara benzeyen ve birbiri içine girmiş üçgen şeklinde ve farklı renklerde taşlar koydu. Kilisenin bütün duvarlarını kalın kalın ağaçlarla böldü. Kiliseyi tamamlayınca da insanların burayı ziyaret etmeleri için her tarafa emirler gönderdi. Arapların Kabe'den vazgeçerek burayı ziyaret edeceklerini ve buranın bir ticaret merkezi olacağını düşünmüştü. Fakat yanılmıştı...

O, insanlar gelip ibadet yapsınlar ve şehri şenlensin diye kilise yaptırmış, ancak kimse bu kiliseye değer vermemişti. Araplar, çok öncelerden Mekke'ye gelip Kabe'yi ziyaret ettiklerinden yeni yapılan bu kiliseye gitmeyi kendilerine hakaret saydılar. Hatta içlerinden bir tanesi geceleyin gizlice kiliseye girerek orayı pisledi. Bunun haricinde bir Arap kafilesinin kilise etrafında yaktığı ateş, rüzgarın etkisiyle kiliseye ulaşmış ve kilisede yangın çıkmıştı.
Ebrehe, bunun gibi bir çok hadiseyi duyunca çok kızmış, adeta küplere binmişti. "Araplar, bunu Kâbelerinden yüz çevirttiğim için yapıyorlar. Ben de onların Kabe'sinde taş üstünde taş bırakmayacağım " diye yemin etti.


Hemen kumandanlarına haber vererek altmış bin kişilik büyük bir ordu hazırlattı. Düşüncesi, Kabe'yi yıkmaktı.

Burayı yıkarak hem Mekkelilere büyük bir ders vermiş olacak, hem de Kabe yıkılınca insanlar ibadet yeri olarak yaptırdığı kiliseye yöneleceklerdi.
Kumandanlar orduyu hazırlamışlardı. Ordunun önünde büyük filler vardı. Ebrehe, bu filler sayesinde ordunun önünde hiçbir kuvvetin dayanamayacağını düşünüyor, gururlu bir şekilde hareket ediyordu.
Fillerin en büyüğü ve en kuvvetlisi olan Mahmud isimli fil, çok ihtişamlı bir şekilde ilerliyordu. Bu filin bir benzeri yeryüzünde yoktu. Dağ gibi sabit ve yerinden oynamaz bir hayvandı. Ebrehe, bunu görünce daha da gururlanıyor ve artık Mekkelilerin sonunun geldiğini düşünüyordu. Ordu büyük bir hızla Mekke'ye doğru yol alıyordu.

Ebrehe'nin büyük bir orduyla hareket ettiğini duyan Mekke halkı korkuya kapılmıştı. Bu orduya karşı koyacak güçleri yoktu ama kutsal saydıkları Kabe'yi de korumaları gerekiyordu.
Bunun için Ebrehe'nin karşısına çıkmışlar, ancak çekilmek zorunda kalmışlardı. Ebrehe ve ordusu, önüne gelenleri korkunç bir şekilde ezip geçiyordu. Ebrehe'nin karşısına çıkanların bir kısmı canlarını zor kurtardılar, bir kısmı esir düştü.


Ebrehe, gelip geçtiği yerleri yağma ediyor, önüne çıkan ne varsa ele geçiriyordu. Askerler koyun, kuzu, deve, at ne bulurlarsa Ebrehe'ye götürüyorlardı.
Yağmalanan mallar arasında o sırada Kureyş'in reislerinden olan Peygamber Efendimizin dedesi Abdülmuttalib'in develeri de bulunuyordu.



Ebrehe, elçilerinden birini Mekke'ye göndererek şehrin ileri gelen kişisini, liderini getirmesini istedi.

Gönderirken de ona;
- Benim sizinle bir derdim yok, sizinle savaşmak için gelmedim. Benim maksadım şu Kabe'yi yıkmaktır. Bana karşı koymaya kalkmazsanız benden size bir zarar gelmez, diye söyle. Eğer bana karşı koymayı düşünmüyorsa bana getir, dedi.

Elçi, Mekke'ye vardığında kendisine Abdülmuttalib'i gösterdiler. Elçi, Abdülmuttalib'in yanına giderek Ebrehe'nin kendisine emrettiği şeyleri söyledi.

Abdülmuttalib:
- Biz, onunla savaşmak istemeyiz. Zaten buna gücümüz yetmez. Bu Beyt, Allah'ın evidir. Onu, ancak Allah korur, dedi.

Bunun üzerine elçi Abdülmuttalib'i Ebrehe'nin yanına götürdü. Elçi ve yanındakiler, Ebrehe'ye:

- Ey hükümdar! Arapların efendisi, lideri geldi. Kendisi, Arapların şerefçe en üstünü ve en büyüğüdür. O, şehirlerde insanları, dağ başlarında da vahşi hayvanları, kurtları, kuşları doyurur, insanlara bol bol ihsanlarda bulunur, diyerek Abdülmuttalib'i tanıttılar.
Nur yüzlü, aksakallı, olgun bir insan olan Abdülmuttalib, Kabe'yi düşünmüyordu. Çünkü Kabe'nin sahibi Hazreti Allah'tı. Kabe'sini en güzel şekilde koruyacaktı. Onun için, korkusuzca Ebrehe'nin yanına gelmişti.

Ebrehe, iri yapılı, boylu poslu bu Kureyş'in reisini saygıyla karşıladı. Onu kendinden aşağı oturtmayı uygun bulmadı. Tahtından inerek mindere oturdu, Abdülmuttalib'i de yanına oturttu. Onun Kabe'yi yıkmaması için kendisine yalvarmaya geldiğini düşünmüştü. Ancak yanılmıştı. Tercüman vasıtasıyla Abdülmuttalib'e "Dileği, isteği nedir?" diye sormasını istedi.

Abdülmuttalib:
- Askerlerin buraya gelirken benim develerime el koymuşlar. Onları bana geri vermeni istiyorum, dedi. Ebrehe şaşırmış ve de kızmıştı:
- Seni görünce gözüme büyük gözükmüştün. Hoşuma gitmiştin, seni beğenmiştim. Fakat konuşmaya başlayınca gözümden düştün. Ben de Kabe'yi yıkmamam için bana ricaya geldiğini zannetmiştim. Oysa sen, develerinin peşine düşmüş, onları istemeye gelmişsin. Seni bana farklı anlatmışlar, deyince Abdülmuttalib tebessüm ederek, gayet sakin bir şekilde:
- Ben yalnızca develerin sahibiyim ve develerimi istiyorum. Kabe'nin sahibi ben değilim. Onun sahibi Hazreti Allah'tır. O, Kabe'sini en güzel şekilde korur, diyerek cevap verdi.

Ebrehe:
- O, beni Kabe'yi yıkmaktan alıkoyamaz, dedi. Abdülmuttalib:
- Orası, beni ilgilendirmez. İşte sen, işte o! Ben develerimi istiyorum, dedi.

Bu cevap karşısında şaşkınlığa düşen ve Kabe'yi bir an önce yıkmak isteyen Ebrehe, Abdülmuttalib'in develerini vererek onu yanından uzaklaştırdı. Abdülmuttalib, hayvanlarını aldı ve Mekke'ye götürdü.
Ebrehe'nin Kabe'yi yıkamayacağını çok iyi biliyordu.


SEVGİLİ PEYGAMBERİMİ TANIYORUM
Abdülkadir Fidan
(Çocuk Kitabı)


Yazının 2. bölümünü okumak için TIKLAYINIZ.

7 Ekim 2018 Pazar

En Hızlı Koşan At




Peçenekler 1087'de Bizans'ı büyük bir mağlubiyete uğratmışlardı. Buna rağmen İmparator Alexi Kommenos bu yenilginin intikamını almak maksadıyla tekrar Peçenekler üzerine yürümeye karar vermişti. General Bryennios ise aynı fikirde değildi. İmparator, bunun sebebini sorunca general şöyle dedi: "Efendim, Peçenekler üzerine gitmeyi tavsiye etmem. Eğer bunu yaparsanız atların arasında en hızlı koşanın hangisi olduğunu görebileceksiniz." İmparator bu sözlerden bir şey anlamadığını söyleyince general: "Başta siz, bütün Bizans ordusu Peçeneklerden kaçarken daha iyi göreceksiniz." dedi.

2010

(Dergiyi okumak için ismine tıklayın.)



6 Ekim 2018 Cumartesi

Bir Lahza




"Sıddîk bir kişi, bin sene Allâhü Teâlâ hazretlerine yönelse; sonra bir lahza Allah'tan yüz çevirse; muhakkak ki onun (o bir lahza içinde) kaçırdıkları (bin sene içinde) nail olduklarından daha çoktur..."

Cüneyd-i Bağdadî (K.S.)


5 Ekim 2018 Cuma

Acziyet




Bir defasında Bayezid-i Bestami (k.s.) Hazretlerinin kalbine şöyle ilham olundu:
-"Ey Bayezid! Hazinelerim, başkaları tarafından yapılan ibadetlerle ve güzel hizmetlerle doludur. Sen bize öyle bir şeyle gel ki, o bizde olmasın."

Bayezid-i Bestami (k.s.) Hazretleri:
-"Ya Rabbi! Hazinende bulunmayan şey nedir? dedi.
Kalbime ilham olundu ki:
-"Acizlik, zavallılık, çaresizlik, zillet ve ihtiyaç."


ALTUN SİLSİLE
Gül Kitap


4 Ekim 2018 Perşembe

Bed-i Besmele (Amin Alayı)


Osmanlı devrinde okul çağına gelmiş çocuklara "Bed-i Besmele" denen bir merasim yapılırdı. Halk arasında daha çok "Amin Alayı" olarak bilinen bu merasimde okulun eski öğrencileri toplanır; önde ilahiciler, arkada aminciler okula başlayacak çocuğun evine gidilirdi. Ailenin durumu müsaitse erkek çocuğun başlığı, kız çocuğuysa saçları inci, elmas veya buna benzer süs eşyaları ile süslenir, kılaptanlı bir cüz kesesi çocuğun boynuna asılırdı.

Çocuk bir araba veya midilliye bindirilir, alaya katılanlardan biri de başının üstünde rahle taşırdı. Alay sokaklarda dolaşıp çocuğun evine tekrar geldiğinde gülbank okunur ve hoca, evde eliften başlayarak  çocuğa ilk dersini verirdi.

Sıbyan mektepleri, çocukların kendilerini evlerinde gibi hissetmeleri için umumiyetle bir, en fazla da iki katlı olarak inşa edilirdi.



Fotoğrafta: Kağıthane Köyü İlkokulu, muallimleri ve minik öğrencileri görünmekte... Kız öğrenciler hocalarının soluna, erkek öğrenciler de sağına geçmiş... Kızlar beyaz entariler giymiş, başlarına da süslü başlıklar takmışlar ... Erkek öğrencilerin ekserisinin başında fes var ... Ortadaki muallimin arka sağ, sol ve erkek öğrencilerin bittiği yerdeki kişiler diğer muallimler olmalı. En soldaki iki kişi de ahaliden olsa gerek... Herkes fotoğrafçıya dönmüş ... Bir taraftan duaya amin derken, bir taraftan da poz veriyorlar ...


2010

(Dergiyi okumak için ismine tıklayın.)


3 Ekim 2018 Çarşamba

Ağlamayla Ölülere Azab




Salih el-Mürrî anlatıyor: «Bir cuma gecesi bir mezarlıkta uyudum. Rüyamda kabirlerin yarıldığını, ölülerin mezarlarından çıktığını halka halka olup oturdukları, kendilerine ağızları kapalı tabaklar sunulduğu, içlerinden bir gence çeşitli azablar yapıldığını gördüm.

Bu gence yaklaştım ve dedim ki:
- Ey genç durumun nedir? Şunlar içerisinde neden azab görüyorsun?

Genç:
-  Ey sâlih sana vereceğim vazifeyi Allah için yerine getir, emâneti mahalline ulaştır, benim garipliğime acı. Belki sayende Allah bana bir kurtuluş kapısı açar, dedi ve şöyle devam etti:

- Ben ölünce annem, ölüler arkasından ücret mukabili ağlayan nevhazenleri (ağlayıcı kadınları) topladı. Onlar hergün figan ederek ağlarlarken ben de burada azab görüyorum. Annemin kötü davranışından ötürü ateş her yanımı kuşattı. Allah onun cezasını versin. Sonra genç ağlamaya başladı ben de ağladım. Müteakiben genç:

- Ey Sâlih Allah aşkına validemin yanına git. O falan yerde oturuyor, durumumu ona anlat, niçin çocuğuna azab ettiriyorsun de!.. Ey Anneciğim, ne fenasın! Beni yetiştirdin, kötülüklerden korudun, öldüğümde ise ateşe attın. Ey anneciğim, sen beni boynumda zincirler, ayaklarımda bukağılar olduğu halde azab gördüğümü, meleklerin beni, dövdüğünü, şu perişan halimi görse idin bana acırdın. Şayet nevhadan vaz geçmezsen Kaza Gününde aramızda hüküm verecek Allah'dır dedi, ağladı.

Sâlih Mürrî diyor ki: Ürpererek uyandım. Sabaha kadar heyecanla yerimde bekledim. Sabah olunca şehre gittim.. Tek düşüncem gencin anasının oturduğu evi bulmaktı. Sora sora nihayet evi buldum. Baktım kapı kapalı. İçeriden mersiyeler okuyarak ağlayan kadınların sesleri geliyordu. Kapıyı vurdum. İhtiyar bir kadın çıktı.
- Yabancı ne istiyorsun?
- Ölen gencin annesini, görmek istiyorum.
- Ne yapacaksın onu? O kederiyle başbaşa.
Ben:
- Onu bana gönder, oğlundan bir mektup var dedim. İhtiyar kadın içeri girdi. Biraz sonra anne geldi, üzerinde siyah bir elbise vardı. Ağlaya ağlaya, dövüne dövüne yüzü mosmor olmuştu.

Gencin annesi:
-Kimsin sen? Ne istiyorsun?

-  Ben Salih el-Mürrî'yim. Dün gece mezarlıkta gördüğüm rüyada oğlunla aramızda şöyle şöyle bir vak'a cereyan etti. Onu azablar içerisinde gördüm. Oğlun: Ey anneciğim beni yetiştirdin, kötülüklerden korudun, sonra ölünce cehenneme attın. Ağlamaktan vazgeçmezsen göklerin birbirinden ayrılacağı Hüküm Gününde aramızda hüküm verecek Allah'tır deyip ağlıyordu.

Kadın söylediklerimi duyunca bayılıp yere düştü. İfakat bulunca (kendine gelince) hüngür hüngür ağlamaya başladı ve:

- Ey benim aziz oğlum, durumunu bilsem böyle yapar mıydım? Allah'a tevbe ediyorum dedi. Sonra içeri girdi, nevhazenleri dağıttı, elbisesini değiştirdi. Bana bir çıkın altın çıkarıp verdi ve:

- Ey Salih bunları oğlum namına (sadaka olarak) dağıt dedi. (Salih Mürrî devamla) diyor ki:

- Kadına Allah'a ısmarladık dedim, gittim paralarını tasadduk ettim. Ertesi hafta cuma gecesi -âdetim olduğu üzere- aynı mezarlığa gittim, yattım uyudum. Rüyamda mezardakilerin kabirlerinden çıktığını, yine halka halka oturduklarını, gökten kendilerine tabaklar indirildiğini, o gencin de güldüğünü, neşelendiğini, ona da bir tabak verildiğini gördüm. Genç beni görünce yanıma geldi ve:

- Ey Salih, Allah sana hayırlar versin. Allah benden azabı kaldırdı. Verdiğin sadakalar bana ulaştı dedi.

Ben:
- Ben o tabaklar neyin nesi? İçlerinde ne var?

- Onlar dirilerin ölülere gönderdikleri sadaka, Kur'an, dua gibi hediyelerdir. Her cuma gecesi bunlar ölülere indirilir ve «Bu falanın sana gönderdiği hediyedir», denilir. Ey Salih, anneme git, selâmımı söyle. Allah onu mükafatlandırsın. Yaptığı hayırlar bana ulaştı. Pek yakında yanıma geleceğini, hazırlıklı olmasını ilet. Salih el-Mürrî devamla diyor ki:

- Uyandım, bir kaç gün sonra gencin annesinin evine gittim. Kapının önünde bir na'ş (cenaze) vardı. Kimindir? bu diye sordum. O gencin annesinin na'şı dediler. Bilâhare namazını kıldım. Oğlunun yanına defnolundu. Her ikisine de dua ettim geri döndüm».


Kitabül-Kebâir

İmam Zehebî

1 Ekim 2018 Pazartesi

İki Lâlenin Hikâyesi




Hüseyin Râgıp

Seferberliğin ilanından sonra İzmir'den ikimiz de aynı vapurla geldik. Lise sıralarında ve hukuk eğitimi esnasında bizi birbirimizden ayıramayan talih, yedek subay adayı sıfatıyla Harp Okulu'na da ikimizi aynı günde ve beraber götürüyordu. Lise gençliğinden beri devam eden bu arkadaşlık hayatı birkaç ay
sonra ikiye bölündü. Beni İstanbul'daki görevime geri verdiler, o subay üniformasıyla bir takımın başına geçerek Çanakkale'ye gitti.
Ayrılık ikimize de çok keder vermişti. Bizi, şimdiye kadar beraber düşünen, beraber hisseden iki eş gibi yaşatmış talihin aramıza mesafeler koyan bu hükmünden şikâyetçi gibi konuşuyorduk. Bununla birlikte iki dost, hayatın birliğini bozan bu ayrılığı ihmal edilmeyen bir haberleşme ile en alt seviyeye indirmeye karar verdik.

İzin verirseniz Münir'in en son mektubunun bir kısmını aktarayım:

Toprak kerevetimden(sedir) şimdi kalktım. İçinde barındığımız kocaman oyuğun ağzına yaklaşıyor ve dışarıyı kontrol ediyorum. Nefis bir bahar sabahı. Gecenin sis ve rutubetiyle toprak ıslak… Gözümün önünde içi ingiliz dolu topraklar, üstünde sayısız gemilerin dolaştığı mavi ve engin Akdeniz, belli belirsiz hafif bulutlardan yavaş yavaş kurtuluyor, gözleri ister istemez kendine
çeken neşeli ve şirin çimenler küçük tepelere yeşil başlıklar giydirdikten sonra rüyalı zümrüt dereler oluşturup aşağılara doğru akıyor. Ufkun bakır güneşi görevine geç kalmış gibi hızla göğe yükseliyor. İngilizler bugün galiba geciktiler. Sabah selamlaşması olarak atılması âdet hâlini alan karşılıklı top ve tüfek gürültüsünden henüz belirti yok.
Aşağıya iniyor ve toprak peykenin(sedir) üzerine oturarak sana bu mektubu yazmaya başlıyorum. Karşımda telefonun yanındaki kırık masaya dirseklerini dayayan arkadaşım göreviyle ilgili evrakı hazırlamakla meşgul... Mağaramız gayet basit: Bir kırık masa, eski ve çarpık bir iskemle ve iki portatif karyola...
Dün gece geç vakte kadar devam eden toplar ikimizi de uykusuz ve yorgun bıraktı. Ohh!.. Derin ve uzun bir uykuya ne kadar ihtiyaç duyuyorum.
Birden telefonun sert sesi duyuldu. Kumandamın beni çağırıyor. Mutlaka verilecek emirleri var. Mektubuma biraz sonra yine devam ederim...


Münir'in üslûbu o kadar sakin, o kadar telaşsız ki insan, mektubunu mitralyöz akıntılarına cephe olan bir siperden değil. Boğaziçi'nin bir köşkünde, sinirlerinin bütün sakinliğiyle yazdığını sanacak. Liseden ihtiyat subaylığına kadar getirdiği ılımlılık ve sükûnetini, görülüyor ki oranın büyük kıyametinde de kaybetmemiş:

...Kumandanı gördüm ve geldim. Fakat üzülerek mektubuma devam
edemeyeceğim. İngilizler faaliyete başladılar. Ateşin birden bire çok
şiddetlendiğine bakılırsa bunların sabah keyfi olsun diye atılmadığına inanmak lâzım. Anlaşılıyor ki siper komşularımız bugün pek ciddi niyetlerinden birinin daha denemesine girişecekler. Ooo... Ooo... Bugünkü ateş çok başka! Etrafta kıyamet kopuyor. Ah! Öyle bir uykum var ki... Bir haftadır elbiselerimi çıkarıp
da güzelce uyumak kısmet olmadı. Bugün de dışarının yeşil çimenleri üzerine uzanarak ılık hava altında saatlerce sürecek derin ve tembel bir uyku çekebilsem... Top ve mitralyöz yıldırımları kulaklarımı patlatıyor. Allah'a ısmarladık kardeşim, kumandanın yanından gelirken tatlı bir yamaçtan kopardığım iki lâleyi Çanakkale hediyesi olarak mektupla birlikte gönderiyorum.
İnşaallah yine görüşürüz.


Münir'in bu mektubu, yazıldığı tarihten yaklaşık olarak üç hafta sonra Kızılay hastanelerinden birinin vasıtasıyla geldi. Yanında "Nihat" imzalı küçük bir yaralıkâğıdı da vardı:

Beyefendi, ben Münir'in siper arkadaşıyım. O, görevi başında Allah'ın rahmetine kavuştu. Ben de hafifçe yaralandım ve bu hastaneye nakledildim. Şehit düştüğü geceden önce yazıp da postaya vermeye vakit bulamadığı mektubu size gönderiyorum. Rahmetlinin emanetidir.

Kapalı zarfı açtım ve Münir'in mektubunu bir çocuk gibi ağlayarak okudum. İmzasının yanına solmuş ve kurumuş iki lâle iğnelemişti. Ah sevgili Münir! Kızıl lâlelerini topladığın o bayırlar içinde kana bulanmış cesedinle sen de bir lâle olup kalmıştın.


OSMANLI'NIN SON KİLİDİ ÇANAKKALE