15 Ekim 2018 Pazartesi

Kıyamet



"Kıyamet, kıyamet dersiniz, sizin her birinizin kıyameti ölümüdür, insan ölünce onun kıyameti kopmuş demektir."

Muğire b. Şu'be (r.a.)



13 Ekim 2018 Cumartesi

İyiliği Emir




Rivayet olundu:

Allâhü Teâlâ hazretleri, Yuşa bin Nûn Aleyhisselâm'a vahyetti:
-"Senin kavminden (ümmetinden) kırk bini hayırlılarından; altmış bini de şerlilerinden (olmak üzere tam yüz bin kişiyi,) helak edeceğim!" buyurdu.

Yuşa Aleyhisselâm:
-"Ya Rabbi! Hayırlıların durumu nedir? (Onları neden helak ediyorsun?)" dedi.

Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu:
-"Hayırlılar, benim gadap ettiğime gadap etmediler! O şerli ve zâlimlerle beraber yediler ve içtiler!"



Bunda anlaşıldı ki, Allâhü Teâlâ hazretlerinin rızâsı için; zâlimlere buğzetmek, onlara gadaplanmak ve kızmak, vaciptir.


Rûhu'l Beyan

İsmail Hakkı Bursevî


11 Ekim 2018 Perşembe

Keşke Demektense




"Olan bir şey için 'Keşke olmasaydı!' veya olmayan bir şey için 'Keşke olsaydı!' demektense ağzıma taş doldurmayı tercih ederim."

İbn-i Mesud (r.a)


10 Ekim 2018 Çarşamba

Fil Vakası 2


Hazırlıklarını tamamlayıp sabahın erken vaktinde harekete geçen Ebrehe, ordusunu Mekke-i Mükerreme üzerine yürüttü. Kabe'ye yaklaşınca beklenmedik bir şeyle karşılaştı. Ordusunun başında bulunan ve Ebrehe'nin çok güvendiği Mahmud adlı fil, bir türlü ileri gitmiyordu. Olduğu yere çöküvermişti.
Çengeller içine aldılar, ötesini berisini çektiler, sivri uçlu ağaçlarla burnunu yaraladılar, kafasına balta ile vurdular ama yine fili kaldıramadılar. Ne kadar
zorladılarsa nafile. Fil yerinden kıpırdamıyordu. Kabe'den başka tarafa çevrilince hızlıca koşuyor ancak Kabe'ye tekrar yönelince çöküp kalıyordu. Cansız gibi
duruyordu.
Bu durum birkaç defa tekrarlandı. Mahmud fili gibi diğer filler ve develer de yere çöküyorlar, bir türlü Kabe'ye doğru gitmiyorlardı. Cenab-ı Hak, Kabe'sini koruyordu. Çünkü fili yürüten de durduran da Allah'tı ve Allah şimdi filin durmasını istiyordu.

Hazreti Allah, her şeye kadirdir. Onun kuvvet ve kudreti sonsuzdur. File hayat verip yürüttüğü gibi onu durdurmak kudretine de sahiptir. Ebrehe ve ordusu, bu duruma bir anlam veremediler. Çünkü âlemlerin Rabbi olan Allah'a  inanmıyorlardı. Buna da inanamadılar ama yapacak başka bir şeyleri de yoktu.



Fillerin yürümediğini gören Ebrehe, ordusuna yaya olarak Kabe ye gitme emri verdi. Kabe'ye yaklaşan ordu bu sefer de başka bir hadiseyle karşılaştı.
Karşılarına ağızlarında ve pençelerinde nohuttan küçük, mercimekten büyük taşlar olan büyük bir kuş sürüsü çıkmıştı. Bunlar kırlangıca benzeyen Ebabil kuşlarıydı. Çok heybetli gözüküyorlardı. Kuşlar, ağızlarındaki ve ayaklarındaki taşları Ebrehe'nin ordusunun üzerine bıraktılar. Taşın isabet ettiği her asker, hemen oracıkta veya bir müddet sonra ölüyordu.
Kalanlar oraya buraya kaçışmaya ve geldikleri gibi gerisin geri gitmeye başladılar. Kaçmak isteyen Ebrehe’ye de bir taş gelmiş ve onu yaralamıştı. Ebrehe kaçacak yer bulamadı. Vücudu, parça parça dökülüyordu. Perişan bir halde Sana şehrine kadar götürdüler.

Filin bakıcısının da gözleri görmez, ayakları tutmaz olmuştu. Mahmud adındaki fil, yatıp Kâbe-i Muazzama üzerine yürümediği için kurtuldu, diğer filler de kuşların attığı taşlarla parçalandılar.

Ebrehe'nin askerleri bu şekilde perişan olunca Kureyş kabilesi doğmak üzere olan Muhammed aleyhisselamın hürmetine büyük bir düşmanın şerrinden kurtuldu. Çıktıkları tepelerden yaşananları izleyen Mekke halkı
büyük bir sevinç içindeydi. Abdülmuttalib de Allah'a şükrediyordu.
Mekke-i Mükerreme ahalisi Ebrehe'nin ordusundan kalan mal ve eşyalara el koydular. Peygamber Efendimiz hürmetine Kureyş halkı hem büyük bir
düşman şerrinden kurtulmuş, zahmetsizce ganimete kavuşmuş, hem de halkın şan ve şöhreti artmıştı.

Kureyş kabilesi ile savaş halinde olan Arap kabileleri artık onlarla savaşmayı bırakıp onların Allah tarafından korunduklarına inandılar.

Bu hadise Kur'ân-ı Kerîm'de Fîl Sûresi'nde bildirilmektedir.
Araplar, ordunun önünde büyük bir filin olmasından dolayı bu seneye "Fil Yılı", bu hadiseye de "Fil Vakası" diye isim verdiler. Peygamberimiz aleyhisselam da Fil Vakasından 50 gün sonra dünyaya gelmişti.


Sevgili Peygamberimi Tanıyorum

Abdülkadir Fidan
(Çocuk Kitabı)

Yazının 1. bölümünü okumak için TIKLAYINIZ.


9 Ekim 2018 Salı

Fil Vakası 1


Peygamberimizin doğumuna yakın bir zamanda Yemen şehrinde Ebrehe adında bir vali vardı. Hristiyan olan Ebrehe, hac mevsiminde insanların hacca gitmeye hazırlandıklarını görünce:

- Bu insanlar nereye gidiyor, diye sordu.
- Mekke'deki Kabe'yi ziyarete gidiyorlar, dediler.
- Kabe, neyden yapılmıştır, diye sordu.
- Taştan yapılmıştır, dediler.
- Onun üzerine ne örtülmüştür, dedi.
- Buradan giden çizgili ince Yemen kumaşı örtülmüştür, dediler. Bunun üzerine insanların Kabe'ye gitmelerini çekemeyen Ebrehe:
- Bu ev (Kabe), taştan yapılmış ve Yemen alacası ile örtülmüştür. Ben size Kabe'den daha güzelini yapacağım, diyerek Yemen'in başşehri San'a'da büyük bir kilise yaptırdı. Beyaz, kırmızı, sarı ve siyah su mermerlerinden yaptırdığı kiliseyi altın ve gümüşlerle süsledi.

Kapılarını altınlarla, Cerup denilen süslü taşlarla ördü. Taşların aralarına burçlara benzeyen ve birbiri içine girmiş üçgen şeklinde ve farklı renklerde taşlar koydu. Kilisenin bütün duvarlarını kalın kalın ağaçlarla böldü. Kiliseyi tamamlayınca da insanların burayı ziyaret etmeleri için her tarafa emirler gönderdi. Arapların Kabe'den vazgeçerek burayı ziyaret edeceklerini ve buranın bir ticaret merkezi olacağını düşünmüştü. Fakat yanılmıştı...

O, insanlar gelip ibadet yapsınlar ve şehri şenlensin diye kilise yaptırmış, ancak kimse bu kiliseye değer vermemişti. Araplar, çok öncelerden Mekke'ye gelip Kabe'yi ziyaret ettiklerinden yeni yapılan bu kiliseye gitmeyi kendilerine hakaret saydılar. Hatta içlerinden bir tanesi geceleyin gizlice kiliseye girerek orayı pisledi. Bunun haricinde bir Arap kafilesinin kilise etrafında yaktığı ateş, rüzgarın etkisiyle kiliseye ulaşmış ve kilisede yangın çıkmıştı.
Ebrehe, bunun gibi bir çok hadiseyi duyunca çok kızmış, adeta küplere binmişti. "Araplar, bunu Kâbelerinden yüz çevirttiğim için yapıyorlar. Ben de onların Kabe'sinde taş üstünde taş bırakmayacağım " diye yemin etti.


Hemen kumandanlarına haber vererek altmış bin kişilik büyük bir ordu hazırlattı. Düşüncesi, Kabe'yi yıkmaktı.

Burayı yıkarak hem Mekkelilere büyük bir ders vermiş olacak, hem de Kabe yıkılınca insanlar ibadet yeri olarak yaptırdığı kiliseye yöneleceklerdi.
Kumandanlar orduyu hazırlamışlardı. Ordunun önünde büyük filler vardı. Ebrehe, bu filler sayesinde ordunun önünde hiçbir kuvvetin dayanamayacağını düşünüyor, gururlu bir şekilde hareket ediyordu.
Fillerin en büyüğü ve en kuvvetlisi olan Mahmud isimli fil, çok ihtişamlı bir şekilde ilerliyordu. Bu filin bir benzeri yeryüzünde yoktu. Dağ gibi sabit ve yerinden oynamaz bir hayvandı. Ebrehe, bunu görünce daha da gururlanıyor ve artık Mekkelilerin sonunun geldiğini düşünüyordu. Ordu büyük bir hızla Mekke'ye doğru yol alıyordu.

Ebrehe'nin büyük bir orduyla hareket ettiğini duyan Mekke halkı korkuya kapılmıştı. Bu orduya karşı koyacak güçleri yoktu ama kutsal saydıkları Kabe'yi de korumaları gerekiyordu.
Bunun için Ebrehe'nin karşısına çıkmışlar, ancak çekilmek zorunda kalmışlardı. Ebrehe ve ordusu, önüne gelenleri korkunç bir şekilde ezip geçiyordu. Ebrehe'nin karşısına çıkanların bir kısmı canlarını zor kurtardılar, bir kısmı esir düştü.


Ebrehe, gelip geçtiği yerleri yağma ediyor, önüne çıkan ne varsa ele geçiriyordu. Askerler koyun, kuzu, deve, at ne bulurlarsa Ebrehe'ye götürüyorlardı.
Yağmalanan mallar arasında o sırada Kureyş'in reislerinden olan Peygamber Efendimizin dedesi Abdülmuttalib'in develeri de bulunuyordu.



Ebrehe, elçilerinden birini Mekke'ye göndererek şehrin ileri gelen kişisini, liderini getirmesini istedi.

Gönderirken de ona;
- Benim sizinle bir derdim yok, sizinle savaşmak için gelmedim. Benim maksadım şu Kabe'yi yıkmaktır. Bana karşı koymaya kalkmazsanız benden size bir zarar gelmez, diye söyle. Eğer bana karşı koymayı düşünmüyorsa bana getir, dedi.

Elçi, Mekke'ye vardığında kendisine Abdülmuttalib'i gösterdiler. Elçi, Abdülmuttalib'in yanına giderek Ebrehe'nin kendisine emrettiği şeyleri söyledi.

Abdülmuttalib:
- Biz, onunla savaşmak istemeyiz. Zaten buna gücümüz yetmez. Bu Beyt, Allah'ın evidir. Onu, ancak Allah korur, dedi.

Bunun üzerine elçi Abdülmuttalib'i Ebrehe'nin yanına götürdü. Elçi ve yanındakiler, Ebrehe'ye:

- Ey hükümdar! Arapların efendisi, lideri geldi. Kendisi, Arapların şerefçe en üstünü ve en büyüğüdür. O, şehirlerde insanları, dağ başlarında da vahşi hayvanları, kurtları, kuşları doyurur, insanlara bol bol ihsanlarda bulunur, diyerek Abdülmuttalib'i tanıttılar.
Nur yüzlü, aksakallı, olgun bir insan olan Abdülmuttalib, Kabe'yi düşünmüyordu. Çünkü Kabe'nin sahibi Hazreti Allah'tı. Kabe'sini en güzel şekilde koruyacaktı. Onun için, korkusuzca Ebrehe'nin yanına gelmişti.

Ebrehe, iri yapılı, boylu poslu bu Kureyş'in reisini saygıyla karşıladı. Onu kendinden aşağı oturtmayı uygun bulmadı. Tahtından inerek mindere oturdu, Abdülmuttalib'i de yanına oturttu. Onun Kabe'yi yıkmaması için kendisine yalvarmaya geldiğini düşünmüştü. Ancak yanılmıştı. Tercüman vasıtasıyla Abdülmuttalib'e "Dileği, isteği nedir?" diye sormasını istedi.

Abdülmuttalib:
- Askerlerin buraya gelirken benim develerime el koymuşlar. Onları bana geri vermeni istiyorum, dedi. Ebrehe şaşırmış ve de kızmıştı:
- Seni görünce gözüme büyük gözükmüştün. Hoşuma gitmiştin, seni beğenmiştim. Fakat konuşmaya başlayınca gözümden düştün. Ben de Kabe'yi yıkmamam için bana ricaya geldiğini zannetmiştim. Oysa sen, develerinin peşine düşmüş, onları istemeye gelmişsin. Seni bana farklı anlatmışlar, deyince Abdülmuttalib tebessüm ederek, gayet sakin bir şekilde:
- Ben yalnızca develerin sahibiyim ve develerimi istiyorum. Kabe'nin sahibi ben değilim. Onun sahibi Hazreti Allah'tır. O, Kabe'sini en güzel şekilde korur, diyerek cevap verdi.

Ebrehe:
- O, beni Kabe'yi yıkmaktan alıkoyamaz, dedi. Abdülmuttalib:
- Orası, beni ilgilendirmez. İşte sen, işte o! Ben develerimi istiyorum, dedi.

Bu cevap karşısında şaşkınlığa düşen ve Kabe'yi bir an önce yıkmak isteyen Ebrehe, Abdülmuttalib'in develerini vererek onu yanından uzaklaştırdı. Abdülmuttalib, hayvanlarını aldı ve Mekke'ye götürdü.
Ebrehe'nin Kabe'yi yıkamayacağını çok iyi biliyordu.


Sevgili Peygamberimi Tanıyorum

Abdülkadir Fidan
(Çocuk Kitabı)


Yazının 2. bölümünü okumak için TIKLAYINIZ.

7 Ekim 2018 Pazar

En Hızlı Koşan At




Peçenekler 1087'de Bizans'ı büyük bir mağlubiyete uğratmışlardı. Buna rağmen İmparator Alexi Kommenos bu yenilginin intikamını almak maksadıyla tekrar Peçenekler üzerine yürümeye karar vermişti. General Bryennios ise aynı fikirde değildi. İmparator, bunun sebebini sorunca general şöyle dedi: "Efendim, Peçenekler üzerine gitmeyi tavsiye etmem. Eğer bunu yaparsanız atların arasında en hızlı koşanın hangisi olduğunu görebileceksiniz." İmparator bu sözlerden bir şey anlamadığını söyleyince general: "Başta siz, bütün Bizans ordusu Peçeneklerden kaçarken daha iyi göreceksiniz." dedi.

2010

(Dergiyi okumak için ismine tıklayın.)



6 Ekim 2018 Cumartesi

Bir Lahza




"Sıddîk bir kişi, bin sene Allâhü Teâlâ hazretlerine yönelse; sonra bir lahza Allah'tan yüz çevirse; muhakkak ki onun (o bir lahza içinde) kaçırdıkları (bin sene içinde) nail olduklarından daha çoktur..."

Cüneyd-i Bağdadî (K.S.)


5 Ekim 2018 Cuma

Acziyet




Bir defasında Bayezid-i Bestami (k.s.) Hazretlerinin kalbine şöyle ilham olundu:
-"Ey Bayezid! Hazinelerim, başkaları tarafından yapılan ibadetlerle ve güzel hizmetlerle doludur. Sen bize öyle bir şeyle gel ki, o bizde olmasın."

Bayezid-i Bestami (k.s.) Hazretleri:
-"Ya Rabbi! Hazinende bulunmayan şey nedir? dedi.
Kalbime ilham olundu ki:
-"Acizlik, zavallılık, çaresizlik, zillet ve ihtiyaç."


Altun Silsile

Gül Kitap


4 Ekim 2018 Perşembe

Bed-i Besmele (Amin Alayı)


Osmanlı devrinde okul çağına gelmiş çocuklara "Bed-i Besmele" denen bir merasim yapılırdı. Halk arasında daha çok "Amin Alayı" olarak bilinen bu merasimde okulun eski öğrencileri toplanır; önde ilahiciler, arkada aminciler okula başlayacak çocuğun evine gidilirdi. Ailenin durumu müsaitse erkek çocuğun başlığı, kız çocuğuysa saçları inci, elmas veya buna benzer süs eşyaları ile süslenir, kılaptanlı bir cüz kesesi çocuğun boynuna asılırdı.

Çocuk bir araba veya midilliye bindirilir, alaya katılanlardan biri de başının üstünde rahle taşırdı. Alay sokaklarda dolaşıp çocuğun evine tekrar geldiğinde gülbank okunur ve hoca, evde eliften başlayarak  çocuğa ilk dersini verirdi.

Sıbyan mektepleri, çocukların kendilerini evlerinde gibi hissetmeleri için umumiyetle bir, en fazla da iki katlı olarak inşa edilirdi.



Fotoğrafta: Kağıthane Köyü İlkokulu, muallimleri ve minik öğrencileri görünmekte... Kız öğrenciler hocalarının soluna, erkek öğrenciler de sağına geçmiş... Kızlar beyaz entariler giymiş, başlarına da süslü başlıklar takmışlar ... Erkek öğrencilerin ekserisinin başında fes var ... Ortadaki muallimin arka sağ, sol ve erkek öğrencilerin bittiği yerdeki kişiler diğer muallimler olmalı. En soldaki iki kişi de ahaliden olsa gerek... Herkes fotoğrafçıya dönmüş ... Bir taraftan duaya amin derken, bir taraftan da poz veriyorlar ...


2010

(Dergiyi okumak için ismine tıklayın.)


3 Ekim 2018 Çarşamba

Ağlamayla Ölülere Azab




Salih el-Mürrî anlatıyor: «Bir cuma gecesi bir mezarlıkta uyudum. Rüyamda kabirlerin yarıldığını, ölülerin mezarlarından çıktığını halka halka olup oturdukları, kendilerine ağızları kapalı tabaklar sunulduğu, içlerinden bir gence çeşitli azablar yapıldığını gördüm.

Bu gence yaklaştım ve dedim ki:
- Ey genç durumun nedir? Şunlar içerisinde neden azab görüyorsun?

Genç:
-  Ey sâlih sana vereceğim vazifeyi Allah için yerine getir, emâneti mahalline ulaştır, benim garipliğime acı. Belki sayende Allah bana bir kurtuluş kapısı açar, dedi ve şöyle devam etti:

- Ben ölünce annem, ölüler arkasından ücret mukabili ağlayan nevhazenleri (ağlayıcı kadınları) topladı. Onlar hergün figan ederek ağlarlarken ben de burada azab görüyorum. Annemin kötü davranışından ötürü ateş her yanımı kuşattı. Allah onun cezasını versin. Sonra genç ağlamaya başladı ben de ağladım. Müteakiben genç:

- Ey Sâlih Allah aşkına validemin yanına git. O falan yerde oturuyor, durumumu ona anlat, niçin çocuğuna azab ettiriyorsun de!.. Ey Anneciğim, ne fenasın! Beni yetiştirdin, kötülüklerden korudun, öldüğümde ise ateşe attın. Ey anneciğim, sen beni boynumda zincirler, ayaklarımda bukağılar olduğu halde azab gördüğümü, meleklerin beni, dövdüğünü, şu perişan halimi görse idin bana acırdın. Şayet nevhadan vaz geçmezsen Kaza Gününde aramızda hüküm verecek Allah'dır dedi, ağladı.

Sâlih Mürrî diyor ki: Ürpererek uyandım. Sabaha kadar heyecanla yerimde bekledim. Sabah olunca şehre gittim.. Tek düşüncem gencin anasının oturduğu evi bulmaktı. Sora sora nihayet evi buldum. Baktım kapı kapalı. İçeriden mersiyeler okuyarak ağlayan kadınların sesleri geliyordu. Kapıyı vurdum. İhtiyar bir kadın çıktı.
- Yabancı ne istiyorsun?
- Ölen gencin annesini, görmek istiyorum.
- Ne yapacaksın onu? O kederiyle başbaşa.
Ben:
- Onu bana gönder, oğlundan bir mektup var dedim. İhtiyar kadın içeri girdi. Biraz sonra anne geldi, üzerinde siyah bir elbise vardı. Ağlaya ağlaya, dövüne dövüne yüzü mosmor olmuştu.

Gencin annesi:
-Kimsin sen? Ne istiyorsun?

-  Ben Salih el-Mürrî'yim. Dün gece mezarlıkta gördüğüm rüyada oğlunla aramızda şöyle şöyle bir vak'a cereyan etti. Onu azablar içerisinde gördüm. Oğlun: Ey anneciğim beni yetiştirdin, kötülüklerden korudun, sonra ölünce cehenneme attın. Ağlamaktan vazgeçmezsen göklerin birbirinden ayrılacağı Hüküm Gününde aramızda hüküm verecek Allah'tır deyip ağlıyordu.

Kadın söylediklerimi duyunca bayılıp yere düştü. İfakat bulunca (kendine gelince) hüngür hüngür ağlamaya başladı ve:

- Ey benim aziz oğlum, durumunu bilsem böyle yapar mıydım? Allah'a tevbe ediyorum dedi. Sonra içeri girdi, nevhazenleri dağıttı, elbisesini değiştirdi. Bana bir çıkın altın çıkarıp verdi ve:

- Ey Salih bunları oğlum namına (sadaka olarak) dağıt dedi. (Salih Mürrî devamla) diyor ki:

- Kadına Allah'a ısmarladık dedim, gittim paralarını tasadduk ettim. Ertesi hafta cuma gecesi -âdetim olduğu üzere- aynı mezarlığa gittim, yattım uyudum. Rüyamda mezardakilerin kabirlerinden çıktığını, yine halka halka oturduklarını, gökten kendilerine tabaklar indirildiğini, o gencin de güldüğünü, neşelendiğini, ona da bir tabak verildiğini gördüm. Genç beni görünce yanıma geldi ve:

- Ey Salih, Allah sana hayırlar versin. Allah benden azabı kaldırdı. Verdiğin sadakalar bana ulaştı dedi.

Ben:
- Ben o tabaklar neyin nesi? İçlerinde ne var?

- Onlar dirilerin ölülere gönderdikleri sadaka, Kur'an, dua gibi hediyelerdir. Her cuma gecesi bunlar ölülere indirilir ve «Bu falanın sana gönderdiği hediyedir», denilir. Ey Salih, anneme git, selâmımı söyle. Allah onu mükafatlandırsın. Yaptığı hayırlar bana ulaştı. Pek yakında yanıma geleceğini, hazırlıklı olmasını ilet. Salih el-Mürrî devamla diyor ki:

- Uyandım, bir kaç gün sonra gencin annesinin evine gittim. Kapının önünde bir na'ş (cenaze) vardı. Kimindir? bu diye sordum. O gencin annesinin na'şı dediler. Bilâhare namazını kıldım. Oğlunun yanına defnolundu. Her ikisine de dua ettim geri döndüm».


Kitabül-Kebâir

İmam Zehebî

1 Ekim 2018 Pazartesi

İki Lâlenin Hikâyesi




Hüseyin Râgıp

Seferberliğin ilanından sonra İzmir'den ikimiz de aynı vapurla geldik. Lise sıralarında ve hukuk eğitimi esnasında bizi birbirimizden ayıramayan talih, yedek subay adayı sıfatıyla Harp Okulu'na da ikimizi aynı günde ve beraber götürüyordu. Lise gençliğinden beri devam eden bu arkadaşlık hayatı birkaç ay
sonra ikiye bölündü. Beni İstanbul'daki görevime geri verdiler, o subay üniformasıyla bir takımın başına geçerek Çanakkale'ye gitti.
Ayrılık ikimize de çok keder vermişti. Bizi, şimdiye kadar beraber düşünen, beraber hisseden iki eş gibi yaşatmış talihin aramıza mesafeler koyan bu hükmünden şikâyetçi gibi konuşuyorduk. Bununla birlikte iki dost, hayatın birliğini bozan bu ayrılığı ihmal edilmeyen bir haberleşme ile en alt seviyeye indirmeye karar verdik.

İzin verirseniz Münir'in en son mektubunun bir kısmını aktarayım:

Toprak kerevetimden(sedir) şimdi kalktım. İçinde barındığımız kocaman oyuğun ağzına yaklaşıyor ve dışarıyı kontrol ediyorum. Nefis bir bahar sabahı. Gecenin sis ve rutubetiyle toprak ıslak… Gözümün önünde içi ingiliz dolu topraklar, üstünde sayısız gemilerin dolaştığı mavi ve engin Akdeniz, belli belirsiz hafif bulutlardan yavaş yavaş kurtuluyor, gözleri ister istemez kendine
çeken neşeli ve şirin çimenler küçük tepelere yeşil başlıklar giydirdikten sonra rüyalı zümrüt dereler oluşturup aşağılara doğru akıyor. Ufkun bakır güneşi görevine geç kalmış gibi hızla göğe yükseliyor. İngilizler bugün galiba geciktiler. Sabah selamlaşması olarak atılması âdet hâlini alan karşılıklı top ve tüfek gürültüsünden henüz belirti yok.
Aşağıya iniyor ve toprak peykenin(sedir) üzerine oturarak sana bu mektubu yazmaya başlıyorum. Karşımda telefonun yanındaki kırık masaya dirseklerini dayayan arkadaşım göreviyle ilgili evrakı hazırlamakla meşgul... Mağaramız gayet basit: Bir kırık masa, eski ve çarpık bir iskemle ve iki portatif karyola...
Dün gece geç vakte kadar devam eden toplar ikimizi de uykusuz ve yorgun bıraktı. Ohh!.. Derin ve uzun bir uykuya ne kadar ihtiyaç duyuyorum.
Birden telefonun sert sesi duyuldu. Kumandamın beni çağırıyor. Mutlaka verilecek emirleri var. Mektubuma biraz sonra yine devam ederim...


Münir'in üslûbu o kadar sakin, o kadar telaşsız ki insan, mektubunu mitralyöz akıntılarına cephe olan bir siperden değil. Boğaziçi'nin bir köşkünde, sinirlerinin bütün sakinliğiyle yazdığını sanacak. Liseden ihtiyat subaylığına kadar getirdiği ılımlılık ve sükûnetini, görülüyor ki oranın büyük kıyametinde de kaybetmemiş:

...Kumandanı gördüm ve geldim. Fakat üzülerek mektubuma devam
edemeyeceğim. İngilizler faaliyete başladılar. Ateşin birden bire çok
şiddetlendiğine bakılırsa bunların sabah keyfi olsun diye atılmadığına inanmak lâzım. Anlaşılıyor ki siper komşularımız bugün pek ciddi niyetlerinden birinin daha denemesine girişecekler. Ooo... Ooo... Bugünkü ateş çok başka! Etrafta kıyamet kopuyor. Ah! Öyle bir uykum var ki... Bir haftadır elbiselerimi çıkarıp
da güzelce uyumak kısmet olmadı. Bugün de dışarının yeşil çimenleri üzerine uzanarak ılık hava altında saatlerce sürecek derin ve tembel bir uyku çekebilsem... Top ve mitralyöz yıldırımları kulaklarımı patlatıyor. Allah'a ısmarladık kardeşim, kumandanın yanından gelirken tatlı bir yamaçtan kopardığım iki lâleyi Çanakkale hediyesi olarak mektupla birlikte gönderiyorum.
İnşaallah yine görüşürüz.


Münir'in bu mektubu, yazıldığı tarihten yaklaşık olarak üç hafta sonra Kızılay hastanelerinden birinin vasıtasıyla geldi. Yanında "Nihat" imzalı küçük bir yaralıkâğıdı da vardı:

Beyefendi, ben Münir'in siper arkadaşıyım. O, görevi başında Allah'ın rahmetine kavuştu. Ben de hafifçe yaralandım ve bu hastaneye nakledildim. Şehit düştüğü geceden önce yazıp da postaya vermeye vakit bulamadığı mektubu size gönderiyorum. Rahmetlinin emanetidir.

Kapalı zarfı açtım ve Münir'in mektubunu bir çocuk gibi ağlayarak okudum. İmzasının yanına solmuş ve kurumuş iki lâle iğnelemişti. Ah sevgili Münir! Kızıl lâlelerini topladığın o bayırlar içinde kana bulanmış cesedinle sen de bir lâle olup kalmıştın.


Osmanlı'nın Son Kilidi Çanakkale