15 Ekim 2018 Pazartesi

Kıyamet



"Kıyamet, kıyamet dersiniz, sizin her birinizin kıyameti ölümüdür, insan ölünce onun kıyameti kopmuş demektir."

Muğire b. Şu'be (r.a.)



13 Ekim 2018 Cumartesi

İyiliği Emir




Rivayet olundu:

Allâhü Teâlâ hazretleri, Yuşa bin Nûn Aleyhisselâm'a vahyetti:
-"Senin kavminden (ümmetinden) kırk bini hayırlılarından; altmış bini de şerlilerinden (olmak üzere tam yüz bin kişiyi,) helak edeceğim!" buyurdu.

Yuşa Aleyhisselâm:
-"Ya Rabbi! Hayırlıların durumu nedir? (Onları neden helak ediyorsun?)" dedi.

Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu:
-"Hayırlılar, benim gadap ettiğime gadap etmediler! O şerli ve zâlimlerle beraber yediler ve içtiler!"



Bunda anlaşıldı ki, Allâhü Teâlâ hazretlerinin rızâsı için; zâlimlere buğzetmek, onlara gadaplanmak ve kızmak, vaciptir.


Rûhu'l Beyan

İsmail Hakkı Bursevî


11 Ekim 2018 Perşembe

Keşke Demektense




"Olan bir şey için 'Keşke olmasaydı!' veya olmayan bir şey için 'Keşke olsaydı!' demektense ağzıma taş doldurmayı tercih ederim."

İbn-i Mesud (r.a)


10 Ekim 2018 Çarşamba

Fil Vakası 2


Hazırlıklarını tamamlayıp sabahın erken vaktinde harekete geçen Ebrehe, ordusunu Mekke-i Mükerreme üzerine yürüttü. Kabe'ye yaklaşınca beklenmedik bir şeyle karşılaştı. Ordusunun başında bulunan ve Ebrehe'nin çok güvendiği Mahmud adlı fil, bir türlü ileri gitmiyordu. Olduğu yere çöküvermişti.
Çengeller içine aldılar, ötesini berisini çektiler, sivri uçlu ağaçlarla burnunu yaraladılar, kafasına balta ile vurdular ama yine fili kaldıramadılar. Ne kadar
zorladılarsa nafile. Fil yerinden kıpırdamıyordu. Kabe'den başka tarafa çevrilince hızlıca koşuyor ancak Kabe'ye tekrar yönelince çöküp kalıyordu. Cansız gibi
duruyordu.
Bu durum birkaç defa tekrarlandı. Mahmud fili gibi diğer filler ve develer de yere çöküyorlar, bir türlü Kabe'ye doğru gitmiyorlardı. Cenab-ı Hak, Kabe'sini koruyordu. Çünkü fili yürüten de durduran da Allah'tı ve Allah şimdi filin durmasını istiyordu.

Hazreti Allah, her şeye kadirdir. Onun kuvvet ve kudreti sonsuzdur. File hayat verip yürüttüğü gibi onu durdurmak kudretine de sahiptir. Ebrehe ve ordusu, bu duruma bir anlam veremediler. Çünkü âlemlerin Rabbi olan Allah'a  inanmıyorlardı. Buna da inanamadılar ama yapacak başka bir şeyleri de yoktu.



Fillerin yürümediğini gören Ebrehe, ordusuna yaya olarak Kabe ye gitme emri verdi. Kabe'ye yaklaşan ordu bu sefer de başka bir hadiseyle karşılaştı.
Karşılarına ağızlarında ve pençelerinde nohuttan küçük, mercimekten büyük taşlar olan büyük bir kuş sürüsü çıkmıştı. Bunlar kırlangıca benzeyen Ebabil kuşlarıydı. Çok heybetli gözüküyorlardı. Kuşlar, ağızlarındaki ve ayaklarındaki taşları Ebrehe'nin ordusunun üzerine bıraktılar. Taşın isabet ettiği her asker, hemen oracıkta veya bir müddet sonra ölüyordu.
Kalanlar oraya buraya kaçışmaya ve geldikleri gibi gerisin geri gitmeye başladılar. Kaçmak isteyen Ebrehe’ye de bir taş gelmiş ve onu yaralamıştı. Ebrehe kaçacak yer bulamadı. Vücudu, parça parça dökülüyordu. Perişan bir halde Sana şehrine kadar götürdüler.

Filin bakıcısının da gözleri görmez, ayakları tutmaz olmuştu. Mahmud adındaki fil, yatıp Kâbe-i Muazzama üzerine yürümediği için kurtuldu, diğer filler de kuşların attığı taşlarla parçalandılar.

Ebrehe'nin askerleri bu şekilde perişan olunca Kureyş kabilesi doğmak üzere olan Muhammed aleyhisselamın hürmetine büyük bir düşmanın şerrinden kurtuldu. Çıktıkları tepelerden yaşananları izleyen Mekke halkı
büyük bir sevinç içindeydi. Abdülmuttalib de Allah'a şükrediyordu.
Mekke-i Mükerreme ahalisi Ebrehe'nin ordusundan kalan mal ve eşyalara el koydular. Peygamber Efendimiz hürmetine Kureyş halkı hem büyük bir
düşman şerrinden kurtulmuş, zahmetsizce ganimete kavuşmuş, hem de halkın şan ve şöhreti artmıştı.

Kureyş kabilesi ile savaş halinde olan Arap kabileleri artık onlarla savaşmayı bırakıp onların Allah tarafından korunduklarına inandılar.

Bu hadise Kur'ân-ı Kerîm'de Fîl Sûresi'nde bildirilmektedir.
Araplar, ordunun önünde büyük bir filin olmasından dolayı bu seneye "Fil Yılı", bu hadiseye de "Fil Vakası" diye isim verdiler. Peygamberimiz aleyhisselam da Fil Vakasından 50 gün sonra dünyaya gelmişti.


Sevgili Peygamberimi Tanıyorum

Abdülkadir Fidan
(Çocuk Kitabı)

Yazının 1. bölümünü okumak için TIKLAYINIZ.


9 Ekim 2018 Salı

Fil Vakası 1


Peygamberimizin doğumuna yakın bir zamanda Yemen şehrinde Ebrehe adında bir vali vardı. Hristiyan olan Ebrehe, hac mevsiminde insanların hacca gitmeye hazırlandıklarını görünce:

- Bu insanlar nereye gidiyor, diye sordu.
- Mekke'deki Kabe'yi ziyarete gidiyorlar, dediler.
- Kabe, neyden yapılmıştır, diye sordu.
- Taştan yapılmıştır, dediler.
- Onun üzerine ne örtülmüştür, dedi.
- Buradan giden çizgili ince Yemen kumaşı örtülmüştür, dediler. Bunun üzerine insanların Kabe'ye gitmelerini çekemeyen Ebrehe:
- Bu ev (Kabe), taştan yapılmış ve Yemen alacası ile örtülmüştür. Ben size Kabe'den daha güzelini yapacağım, diyerek Yemen'in başşehri San'a'da büyük bir kilise yaptırdı. Beyaz, kırmızı, sarı ve siyah su mermerlerinden yaptırdığı kiliseyi altın ve gümüşlerle süsledi.

Kapılarını altınlarla, Cerup denilen süslü taşlarla ördü. Taşların aralarına burçlara benzeyen ve birbiri içine girmiş üçgen şeklinde ve farklı renklerde taşlar koydu. Kilisenin bütün duvarlarını kalın kalın ağaçlarla böldü. Kiliseyi tamamlayınca da insanların burayı ziyaret etmeleri için her tarafa emirler gönderdi. Arapların Kabe'den vazgeçerek burayı ziyaret edeceklerini ve buranın bir ticaret merkezi olacağını düşünmüştü. Fakat yanılmıştı...

O, insanlar gelip ibadet yapsınlar ve şehri şenlensin diye kilise yaptırmış, ancak kimse bu kiliseye değer vermemişti. Araplar, çok öncelerden Mekke'ye gelip Kabe'yi ziyaret ettiklerinden yeni yapılan bu kiliseye gitmeyi kendilerine hakaret saydılar. Hatta içlerinden bir tanesi geceleyin gizlice kiliseye girerek orayı pisledi. Bunun haricinde bir Arap kafilesinin kilise etrafında yaktığı ateş, rüzgarın etkisiyle kiliseye ulaşmış ve kilisede yangın çıkmıştı.
Ebrehe, bunun gibi bir çok hadiseyi duyunca çok kızmış, adeta küplere binmişti. "Araplar, bunu Kâbelerinden yüz çevirttiğim için yapıyorlar. Ben de onların Kabe'sinde taş üstünde taş bırakmayacağım " diye yemin etti.


Hemen kumandanlarına haber vererek altmış bin kişilik büyük bir ordu hazırlattı. Düşüncesi, Kabe'yi yıkmaktı.

Burayı yıkarak hem Mekkelilere büyük bir ders vermiş olacak, hem de Kabe yıkılınca insanlar ibadet yeri olarak yaptırdığı kiliseye yöneleceklerdi.
Kumandanlar orduyu hazırlamışlardı. Ordunun önünde büyük filler vardı. Ebrehe, bu filler sayesinde ordunun önünde hiçbir kuvvetin dayanamayacağını düşünüyor, gururlu bir şekilde hareket ediyordu.
Fillerin en büyüğü ve en kuvvetlisi olan Mahmud isimli fil, çok ihtişamlı bir şekilde ilerliyordu. Bu filin bir benzeri yeryüzünde yoktu. Dağ gibi sabit ve yerinden oynamaz bir hayvandı. Ebrehe, bunu görünce daha da gururlanıyor ve artık Mekkelilerin sonunun geldiğini düşünüyordu. Ordu büyük bir hızla Mekke'ye doğru yol alıyordu.

Ebrehe'nin büyük bir orduyla hareket ettiğini duyan Mekke halkı korkuya kapılmıştı. Bu orduya karşı koyacak güçleri yoktu ama kutsal saydıkları Kabe'yi de korumaları gerekiyordu.
Bunun için Ebrehe'nin karşısına çıkmışlar, ancak çekilmek zorunda kalmışlardı. Ebrehe ve ordusu, önüne gelenleri korkunç bir şekilde ezip geçiyordu. Ebrehe'nin karşısına çıkanların bir kısmı canlarını zor kurtardılar, bir kısmı esir düştü.


Ebrehe, gelip geçtiği yerleri yağma ediyor, önüne çıkan ne varsa ele geçiriyordu. Askerler koyun, kuzu, deve, at ne bulurlarsa Ebrehe'ye götürüyorlardı.
Yağmalanan mallar arasında o sırada Kureyş'in reislerinden olan Peygamber Efendimizin dedesi Abdülmuttalib'in develeri de bulunuyordu.



Ebrehe, elçilerinden birini Mekke'ye göndererek şehrin ileri gelen kişisini, liderini getirmesini istedi.

Gönderirken de ona;
- Benim sizinle bir derdim yok, sizinle savaşmak için gelmedim. Benim maksadım şu Kabe'yi yıkmaktır. Bana karşı koymaya kalkmazsanız benden size bir zarar gelmez, diye söyle. Eğer bana karşı koymayı düşünmüyorsa bana getir, dedi.

Elçi, Mekke'ye vardığında kendisine Abdülmuttalib'i gösterdiler. Elçi, Abdülmuttalib'in yanına giderek Ebrehe'nin kendisine emrettiği şeyleri söyledi.

Abdülmuttalib:
- Biz, onunla savaşmak istemeyiz. Zaten buna gücümüz yetmez. Bu Beyt, Allah'ın evidir. Onu, ancak Allah korur, dedi.

Bunun üzerine elçi Abdülmuttalib'i Ebrehe'nin yanına götürdü. Elçi ve yanındakiler, Ebrehe'ye:

- Ey hükümdar! Arapların efendisi, lideri geldi. Kendisi, Arapların şerefçe en üstünü ve en büyüğüdür. O, şehirlerde insanları, dağ başlarında da vahşi hayvanları, kurtları, kuşları doyurur, insanlara bol bol ihsanlarda bulunur, diyerek Abdülmuttalib'i tanıttılar.
Nur yüzlü, aksakallı, olgun bir insan olan Abdülmuttalib, Kabe'yi düşünmüyordu. Çünkü Kabe'nin sahibi Hazreti Allah'tı. Kabe'sini en güzel şekilde koruyacaktı. Onun için, korkusuzca Ebrehe'nin yanına gelmişti.

Ebrehe, iri yapılı, boylu poslu bu Kureyş'in reisini saygıyla karşıladı. Onu kendinden aşağı oturtmayı uygun bulmadı. Tahtından inerek mindere oturdu, Abdülmuttalib'i de yanına oturttu. Onun Kabe'yi yıkmaması için kendisine yalvarmaya geldiğini düşünmüştü. Ancak yanılmıştı. Tercüman vasıtasıyla Abdülmuttalib'e "Dileği, isteği nedir?" diye sormasını istedi.

Abdülmuttalib:
- Askerlerin buraya gelirken benim develerime el koymuşlar. Onları bana geri vermeni istiyorum, dedi. Ebrehe şaşırmış ve de kızmıştı:
- Seni görünce gözüme büyük gözükmüştün. Hoşuma gitmiştin, seni beğenmiştim. Fakat konuşmaya başlayınca gözümden düştün. Ben de Kabe'yi yıkmamam için bana ricaya geldiğini zannetmiştim. Oysa sen, develerinin peşine düşmüş, onları istemeye gelmişsin. Seni bana farklı anlatmışlar, deyince Abdülmuttalib tebessüm ederek, gayet sakin bir şekilde:
- Ben yalnızca develerin sahibiyim ve develerimi istiyorum. Kabe'nin sahibi ben değilim. Onun sahibi Hazreti Allah'tır. O, Kabe'sini en güzel şekilde korur, diyerek cevap verdi.

Ebrehe:
- O, beni Kabe'yi yıkmaktan alıkoyamaz, dedi. Abdülmuttalib:
- Orası, beni ilgilendirmez. İşte sen, işte o! Ben develerimi istiyorum, dedi.

Bu cevap karşısında şaşkınlığa düşen ve Kabe'yi bir an önce yıkmak isteyen Ebrehe, Abdülmuttalib'in develerini vererek onu yanından uzaklaştırdı. Abdülmuttalib, hayvanlarını aldı ve Mekke'ye götürdü.
Ebrehe'nin Kabe'yi yıkamayacağını çok iyi biliyordu.


Sevgili Peygamberimi Tanıyorum

Abdülkadir Fidan
(Çocuk Kitabı)


Yazının 2. bölümünü okumak için TIKLAYINIZ.

7 Ekim 2018 Pazar

En Hızlı Koşan At




Peçenekler 1087'de Bizans'ı büyük bir mağlubiyete uğratmışlardı. Buna rağmen İmparator Alexi Kommenos bu yenilginin intikamını almak maksadıyla tekrar Peçenekler üzerine yürümeye karar vermişti. General Bryennios ise aynı fikirde değildi. İmparator, bunun sebebini sorunca general şöyle dedi: "Efendim, Peçenekler üzerine gitmeyi tavsiye etmem. Eğer bunu yaparsanız atların arasında en hızlı koşanın hangisi olduğunu görebileceksiniz." İmparator bu sözlerden bir şey anlamadığını söyleyince general: "Başta siz, bütün Bizans ordusu Peçeneklerden kaçarken daha iyi göreceksiniz." dedi.

2010

(Dergiyi okumak için ismine tıklayın.)



6 Ekim 2018 Cumartesi

Bir Lahza




"Sıddîk bir kişi, bin sene Allâhü Teâlâ hazretlerine yönelse; sonra bir lahza Allah'tan yüz çevirse; muhakkak ki onun (o bir lahza içinde) kaçırdıkları (bin sene içinde) nail olduklarından daha çoktur..."

Cüneyd-i Bağdadî (K.S.)


5 Ekim 2018 Cuma

Acziyet




Bir defasında Bayezid-i Bestami (k.s.) Hazretlerinin kalbine şöyle ilham olundu:
-"Ey Bayezid! Hazinelerim, başkaları tarafından yapılan ibadetlerle ve güzel hizmetlerle doludur. Sen bize öyle bir şeyle gel ki, o bizde olmasın."

Bayezid-i Bestami (k.s.) Hazretleri:
-"Ya Rabbi! Hazinende bulunmayan şey nedir? dedi.
Kalbime ilham olundu ki:
-"Acizlik, zavallılık, çaresizlik, zillet ve ihtiyaç."


Altun Silsile

Gül Kitap


4 Ekim 2018 Perşembe

Bed-i Besmele (Amin Alayı)


Osmanlı devrinde okul çağına gelmiş çocuklara "Bed-i Besmele" denen bir merasim yapılırdı. Halk arasında daha çok "Amin Alayı" olarak bilinen bu merasimde okulun eski öğrencileri toplanır; önde ilahiciler, arkada aminciler okula başlayacak çocuğun evine gidilirdi. Ailenin durumu müsaitse erkek çocuğun başlığı, kız çocuğuysa saçları inci, elmas veya buna benzer süs eşyaları ile süslenir, kılaptanlı bir cüz kesesi çocuğun boynuna asılırdı.

Çocuk bir araba veya midilliye bindirilir, alaya katılanlardan biri de başının üstünde rahle taşırdı. Alay sokaklarda dolaşıp çocuğun evine tekrar geldiğinde gülbank okunur ve hoca, evde eliften başlayarak  çocuğa ilk dersini verirdi.

Sıbyan mektepleri, çocukların kendilerini evlerinde gibi hissetmeleri için umumiyetle bir, en fazla da iki katlı olarak inşa edilirdi.



Fotoğrafta: Kağıthane Köyü İlkokulu, muallimleri ve minik öğrencileri görünmekte... Kız öğrenciler hocalarının soluna, erkek öğrenciler de sağına geçmiş... Kızlar beyaz entariler giymiş, başlarına da süslü başlıklar takmışlar ... Erkek öğrencilerin ekserisinin başında fes var ... Ortadaki muallimin arka sağ, sol ve erkek öğrencilerin bittiği yerdeki kişiler diğer muallimler olmalı. En soldaki iki kişi de ahaliden olsa gerek... Herkes fotoğrafçıya dönmüş ... Bir taraftan duaya amin derken, bir taraftan da poz veriyorlar ...


2010

(Dergiyi okumak için ismine tıklayın.)


3 Ekim 2018 Çarşamba

Ağlamayla Ölülere Azab




Salih el-Mürrî anlatıyor: «Bir cuma gecesi bir mezarlıkta uyudum. Rüyamda kabirlerin yarıldığını, ölülerin mezarlarından çıktığını halka halka olup oturdukları, kendilerine ağızları kapalı tabaklar sunulduğu, içlerinden bir gence çeşitli azablar yapıldığını gördüm.

Bu gence yaklaştım ve dedim ki:
- Ey genç durumun nedir? Şunlar içerisinde neden azab görüyorsun?

Genç:
-  Ey sâlih sana vereceğim vazifeyi Allah için yerine getir, emâneti mahalline ulaştır, benim garipliğime acı. Belki sayende Allah bana bir kurtuluş kapısı açar, dedi ve şöyle devam etti:

- Ben ölünce annem, ölüler arkasından ücret mukabili ağlayan nevhazenleri (ağlayıcı kadınları) topladı. Onlar hergün figan ederek ağlarlarken ben de burada azab görüyorum. Annemin kötü davranışından ötürü ateş her yanımı kuşattı. Allah onun cezasını versin. Sonra genç ağlamaya başladı ben de ağladım. Müteakiben genç:

- Ey Sâlih Allah aşkına validemin yanına git. O falan yerde oturuyor, durumumu ona anlat, niçin çocuğuna azab ettiriyorsun de!.. Ey Anneciğim, ne fenasın! Beni yetiştirdin, kötülüklerden korudun, öldüğümde ise ateşe attın. Ey anneciğim, sen beni boynumda zincirler, ayaklarımda bukağılar olduğu halde azab gördüğümü, meleklerin beni, dövdüğünü, şu perişan halimi görse idin bana acırdın. Şayet nevhadan vaz geçmezsen Kaza Gününde aramızda hüküm verecek Allah'dır dedi, ağladı.

Sâlih Mürrî diyor ki: Ürpererek uyandım. Sabaha kadar heyecanla yerimde bekledim. Sabah olunca şehre gittim.. Tek düşüncem gencin anasının oturduğu evi bulmaktı. Sora sora nihayet evi buldum. Baktım kapı kapalı. İçeriden mersiyeler okuyarak ağlayan kadınların sesleri geliyordu. Kapıyı vurdum. İhtiyar bir kadın çıktı.
- Yabancı ne istiyorsun?
- Ölen gencin annesini, görmek istiyorum.
- Ne yapacaksın onu? O kederiyle başbaşa.
Ben:
- Onu bana gönder, oğlundan bir mektup var dedim. İhtiyar kadın içeri girdi. Biraz sonra anne geldi, üzerinde siyah bir elbise vardı. Ağlaya ağlaya, dövüne dövüne yüzü mosmor olmuştu.

Gencin annesi:
-Kimsin sen? Ne istiyorsun?

-  Ben Salih el-Mürrî'yim. Dün gece mezarlıkta gördüğüm rüyada oğlunla aramızda şöyle şöyle bir vak'a cereyan etti. Onu azablar içerisinde gördüm. Oğlun: Ey anneciğim beni yetiştirdin, kötülüklerden korudun, sonra ölünce cehenneme attın. Ağlamaktan vazgeçmezsen göklerin birbirinden ayrılacağı Hüküm Gününde aramızda hüküm verecek Allah'tır deyip ağlıyordu.

Kadın söylediklerimi duyunca bayılıp yere düştü. İfakat bulunca (kendine gelince) hüngür hüngür ağlamaya başladı ve:

- Ey benim aziz oğlum, durumunu bilsem böyle yapar mıydım? Allah'a tevbe ediyorum dedi. Sonra içeri girdi, nevhazenleri dağıttı, elbisesini değiştirdi. Bana bir çıkın altın çıkarıp verdi ve:

- Ey Salih bunları oğlum namına (sadaka olarak) dağıt dedi. (Salih Mürrî devamla) diyor ki:

- Kadına Allah'a ısmarladık dedim, gittim paralarını tasadduk ettim. Ertesi hafta cuma gecesi -âdetim olduğu üzere- aynı mezarlığa gittim, yattım uyudum. Rüyamda mezardakilerin kabirlerinden çıktığını, yine halka halka oturduklarını, gökten kendilerine tabaklar indirildiğini, o gencin de güldüğünü, neşelendiğini, ona da bir tabak verildiğini gördüm. Genç beni görünce yanıma geldi ve:

- Ey Salih, Allah sana hayırlar versin. Allah benden azabı kaldırdı. Verdiğin sadakalar bana ulaştı dedi.

Ben:
- Ben o tabaklar neyin nesi? İçlerinde ne var?

- Onlar dirilerin ölülere gönderdikleri sadaka, Kur'an, dua gibi hediyelerdir. Her cuma gecesi bunlar ölülere indirilir ve «Bu falanın sana gönderdiği hediyedir», denilir. Ey Salih, anneme git, selâmımı söyle. Allah onu mükafatlandırsın. Yaptığı hayırlar bana ulaştı. Pek yakında yanıma geleceğini, hazırlıklı olmasını ilet. Salih el-Mürrî devamla diyor ki:

- Uyandım, bir kaç gün sonra gencin annesinin evine gittim. Kapının önünde bir na'ş (cenaze) vardı. Kimindir? bu diye sordum. O gencin annesinin na'şı dediler. Bilâhare namazını kıldım. Oğlunun yanına defnolundu. Her ikisine de dua ettim geri döndüm».


Kitabül-Kebâir

İmam Zehebî

1 Ekim 2018 Pazartesi

İki Lâlenin Hikâyesi




Hüseyin Râgıp

Seferberliğin ilanından sonra İzmir'den ikimiz de aynı vapurla geldik. Lise sıralarında ve hukuk eğitimi esnasında bizi birbirimizden ayıramayan talih, yedek subay adayı sıfatıyla Harp Okulu'na da ikimizi aynı günde ve beraber götürüyordu. Lise gençliğinden beri devam eden bu arkadaşlık hayatı birkaç ay
sonra ikiye bölündü. Beni İstanbul'daki görevime geri verdiler, o subay üniformasıyla bir takımın başına geçerek Çanakkale'ye gitti.
Ayrılık ikimize de çok keder vermişti. Bizi, şimdiye kadar beraber düşünen, beraber hisseden iki eş gibi yaşatmış talihin aramıza mesafeler koyan bu hükmünden şikâyetçi gibi konuşuyorduk. Bununla birlikte iki dost, hayatın birliğini bozan bu ayrılığı ihmal edilmeyen bir haberleşme ile en alt seviyeye indirmeye karar verdik.

İzin verirseniz Münir'in en son mektubunun bir kısmını aktarayım:

Toprak kerevetimden(sedir) şimdi kalktım. İçinde barındığımız kocaman oyuğun ağzına yaklaşıyor ve dışarıyı kontrol ediyorum. Nefis bir bahar sabahı. Gecenin sis ve rutubetiyle toprak ıslak… Gözümün önünde içi ingiliz dolu topraklar, üstünde sayısız gemilerin dolaştığı mavi ve engin Akdeniz, belli belirsiz hafif bulutlardan yavaş yavaş kurtuluyor, gözleri ister istemez kendine
çeken neşeli ve şirin çimenler küçük tepelere yeşil başlıklar giydirdikten sonra rüyalı zümrüt dereler oluşturup aşağılara doğru akıyor. Ufkun bakır güneşi görevine geç kalmış gibi hızla göğe yükseliyor. İngilizler bugün galiba geciktiler. Sabah selamlaşması olarak atılması âdet hâlini alan karşılıklı top ve tüfek gürültüsünden henüz belirti yok.
Aşağıya iniyor ve toprak peykenin(sedir) üzerine oturarak sana bu mektubu yazmaya başlıyorum. Karşımda telefonun yanındaki kırık masaya dirseklerini dayayan arkadaşım göreviyle ilgili evrakı hazırlamakla meşgul... Mağaramız gayet basit: Bir kırık masa, eski ve çarpık bir iskemle ve iki portatif karyola...
Dün gece geç vakte kadar devam eden toplar ikimizi de uykusuz ve yorgun bıraktı. Ohh!.. Derin ve uzun bir uykuya ne kadar ihtiyaç duyuyorum.
Birden telefonun sert sesi duyuldu. Kumandamın beni çağırıyor. Mutlaka verilecek emirleri var. Mektubuma biraz sonra yine devam ederim...


Münir'in üslûbu o kadar sakin, o kadar telaşsız ki insan, mektubunu mitralyöz akıntılarına cephe olan bir siperden değil. Boğaziçi'nin bir köşkünde, sinirlerinin bütün sakinliğiyle yazdığını sanacak. Liseden ihtiyat subaylığına kadar getirdiği ılımlılık ve sükûnetini, görülüyor ki oranın büyük kıyametinde de kaybetmemiş:

...Kumandanı gördüm ve geldim. Fakat üzülerek mektubuma devam
edemeyeceğim. İngilizler faaliyete başladılar. Ateşin birden bire çok
şiddetlendiğine bakılırsa bunların sabah keyfi olsun diye atılmadığına inanmak lâzım. Anlaşılıyor ki siper komşularımız bugün pek ciddi niyetlerinden birinin daha denemesine girişecekler. Ooo... Ooo... Bugünkü ateş çok başka! Etrafta kıyamet kopuyor. Ah! Öyle bir uykum var ki... Bir haftadır elbiselerimi çıkarıp
da güzelce uyumak kısmet olmadı. Bugün de dışarının yeşil çimenleri üzerine uzanarak ılık hava altında saatlerce sürecek derin ve tembel bir uyku çekebilsem... Top ve mitralyöz yıldırımları kulaklarımı patlatıyor. Allah'a ısmarladık kardeşim, kumandanın yanından gelirken tatlı bir yamaçtan kopardığım iki lâleyi Çanakkale hediyesi olarak mektupla birlikte gönderiyorum.
İnşaallah yine görüşürüz.


Münir'in bu mektubu, yazıldığı tarihten yaklaşık olarak üç hafta sonra Kızılay hastanelerinden birinin vasıtasıyla geldi. Yanında "Nihat" imzalı küçük bir yaralıkâğıdı da vardı:

Beyefendi, ben Münir'in siper arkadaşıyım. O, görevi başında Allah'ın rahmetine kavuştu. Ben de hafifçe yaralandım ve bu hastaneye nakledildim. Şehit düştüğü geceden önce yazıp da postaya vermeye vakit bulamadığı mektubu size gönderiyorum. Rahmetlinin emanetidir.

Kapalı zarfı açtım ve Münir'in mektubunu bir çocuk gibi ağlayarak okudum. İmzasının yanına solmuş ve kurumuş iki lâle iğnelemişti. Ah sevgili Münir! Kızıl lâlelerini topladığın o bayırlar içinde kana bulanmış cesedinle sen de bir lâle olup kalmıştın.


Osmanlı'nın Son Kilidi Çanakkale



29 Eylül 2018 Cumartesi

Hile


Hikâye   olunur   ki:   "İblis   aleyhillâne   eski   zamanlarda görülebiliyordu. Adamın birisi ona dedi ki:
-Yâ Ebû Mürre! Nasıl yapayım da senin gibi biri olayım?!

Dedi ki:
-"Yazıklar olsun sana! Kimse benden böyle bir şey istemedi. Sen benden bunu nasıl istersin?"

Adam dedi ki:
-"Senin gibi olmayı çok istiyorum.

İblis:
-"Benim gibi olmak istiyorsan namazlarını hafife al. Yalan konuş doğru konuş, hiçbir yemine sadakat gösterme."

Bunun üzerine adam dedi ki:
-"Allah'a yemin olsun ki namazı katiyyen terketmeyeceğim ve hiçbir yemini de katiyen bozmayacağım."

İblis dedi ki:
-"Bu zamana kadar kimse hile yaparak benden bir şey öğrenmemişti. Ben de bundan sonra hiçbir insanoğluna bir şey öğretmeyeceğim."



Mecâlisü'l Envâri'l Ahmediyye Ve Mecâmiil-esrâril Muhammediyye

Abdüllatif Harpûtî


27 Eylül 2018 Perşembe

İki Yüz


Karanfil

"İnsanların kötüleri iki yüzlü olanlardır. Şunlara bir yüzle gider, şunlara da bir başka yüzle gider. Dünyada iki dili olanların, kıyamet günü ateşten iki dili olacaktır."

Resûlullah (s.a.v.)


26 Eylül 2018 Çarşamba

Kazan Kaldırmak



Yeniçeriler, disiplinin gevşediği dönemlerde isyanlar çıkarmış, devlete çok büyük zararlar vermişlerdir. İşte böyle isyan zamanlarında Yeniçeriler yanlarında yemek kazanlarını götürmeyi adet edinmişti. Bu adet zamanla isyanların simgesi ve ismi oldu. Bu deyim ayaklanmak ve topluca baş kaldırmak anlamında kullanılmaya başlandı.



Şubat 2010

(Dergiyi okumak için ismine tıklayın.)

25 Eylül 2018 Salı

Erkeğin Kadın Üzerindeki Hakları


Secde


Resûlüllah (s.a.v. )'a bir taşralı geldi, şöyle dedi: Ben Müslüman oldum, yakînimi artıracak bir şeyi bana göster.
Resûlüllah (s.a.v.) sordu: Ne yapmamı istiyorsun? Taşralı şöyle dedi: Şu ağacı çağır sana gelsin. Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: Ona git, benim çağırdığımı söyle. Taşralı gitti:
— Resûlüllah'ın davetine icabet et, deyince, ağaç bir o yana, bir bu yana eğildi. Bir öne, bir geriye eğildi. Köklerini kopardı, köklerini dallarını sürüyerek Resûlüllah'a geldi. Resulüllah'ın huzurunda durup selâm verdi. Bu durumu gören taşralı;
— Bu bana yetti, yetti, dedi.

Bundan sonra, Resûlüllah (s.a.v,), ağaca emretti, o da gidip yerine girdi, önceki gibi dikilip durdu. Bunun üzerine, taşralı şöyle dedi:
— Ya Resûlallah! İzin ver, başını ve ayaklarını öpeyim.

Resûllüllah (s.a.v.) izin verdi. Başını ve ayaklarını öptü. Taşralı tekrar — Ya Resûlallah! izin ver, sana secde edeyim, deyince, Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
— Bana secde etme. Halktan hiç kimse, diğerine sevde etmesin. Eğer, böyle bir secde için, birine secde emri verseydim, hakkına saygı için, kadına kocası için secde etmesini emrederdim.


Tenbihül Gâfilin Bostanül Ârifin

Ebu'l-Leys Semerkandî


23 Eylül 2018 Pazar

Mahşer Meydanı


Nâfi, ibn Ömer'den: o da Resûlüllah'tan naklen şöyle anlatıyor:

"İnsanlar, kıyamet günü analarından doğdukları gibi çırılçıplak mahşere gelecekler."
         
Bunu duyan Hz. Âişe (r.a.) şöyle sordu:
Erkeklerle kadınlar bir arada mı?

Resûlüllah;
— Evet, buyurdu.

Hz. Aişe (r.a.) şöyle demeye başladı:
— Vah başıma gelenler. Ne kötü! Onlar birbirlerine bakarlar!

Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.v.), onun omuzuna dokundu ve şöyle buyurdu:
— "Ey Ebû Kuhâfe'nin kızı! İnsanlar, o gün büyük bir meşgale içindedirler. Bakmak nerede?

Gözleri semâya dikiktir. Kırk yıl, bir şey yemeden içmeden dururlar. Şiddetle terlerler. Bir kısmının teri, ayaklarına çıkar, bir kısmının teri, bacaklarını tutar. Bir kısmının teri, karnına kadar yükselir. Bir kısmının teri, boğazına kadar yükselir. Bütün bunlar, orada fazla duruştan ileri gelir. Bundan sonra melekler Arş'ın çevresini sararak kalkarlar. Allahü Teâlâ, bir münâdîye çağırtır:
— Falan oğlu falan nerede?
İnsanlar, başlarını o sesin geldiği yöne uzatırlar. Çağrılan kimse, durağından çıkar; âlemlerin rabbi huzurunda divan durur.
— Nerede zulme uğrayanlar? diyerek yine biri davet edilir. O da gelir. Zâlimin iyiliklerinden alınır, kendisine verilir.
O gün ne altın, ne gümüş, ne de karşılığında para vardır.
Zâlimin iyilikleri alınır. İyiliği tükenen zâlime, mazlumun kötülükleri yükletilir.
Haksızlığa uğrayana zâlimin iyilikleri bitinceye kadar verilir. Zâlimin iyilikleri, mazlumun hakkını karşılamadığı takdirde mazlumun kötülükleri alınır; zâlime yüklenir. Bu hal içinde iyiliği tükenen kimseye şöyle denir:
Yürü cehenneme! Bugün zulüm yoktur. Allah hesapları çabuk görür.
O gün hiçbir nebi, resul, şehit yoktur ki, adalet karşısında, ancak Allah'ın lütfü ile kurtulacağını ummasın."


Tenbihül Gâfilin Bostanül Ârifin

Ebu'l-Leys Semerkandî


22 Eylül 2018 Cumartesi

Hazn İsmi





Said  Bin Müseyyeb  babası vasıtasıyla dedesinden naklediyor:

Dedem, Rasulullah (s.a.v.)'a vardı. Rasulullah (s.a.v.): "Adın ne?" diye sordu. Dedem: "Hazn" (sert yer) diye cevap verdi. Rasulullah (s.a.v.): "Hayır, senin adın Sehl'dir" buyurdu.

Hazn: "Olamaz, babamın verdiği bir ismi değiştiremem" dedi.

İbn-i Müseyyeb devam ediyor: "O günden sonra aramızda kabalık devam etti gitti."



Edebü'l Müfred

İmam Buharî


20 Eylül 2018 Perşembe

Fakat...


Zambak


"Hatalar gizli kaldıkça zararı yalnız sahibinedir, fakat açığa çıkıp düzeltilmediği vakit, belâsı umumadır."

Tabiinden Bilâl bin Sa'd (r.h.)



19 Eylül 2018 Çarşamba

Aşure Nasıl Ortaya Çıktı?


Aşûre Günü


Hazreti Allah kavmini küfür ve isyandan doğru yola davet etmesi için Hazreti Nuh'u (a.s.) elli yaşında iken kavmine peygamber olarak göndermiş. Hazreti Nuh, kavmiyle birlikte 950 sene yaşamış.
Hazreti Nuh, kavmini doğru yola davet ettikçe kavmi onu dinlemediği gibi Hazreti Nuh'a eziyet bile etmiş. Nuh aleyhisselâm ise her seferinde "Yâ Rabbi! Beni ve kavmimi affet, zira onlar bilmiyorlar." diye duâ edermiş. Onlar isyanlarına ve kötülüklerine devam etmişler. Gittikçe de hataları çoğalmış. Bu durum uzun süre böyle devam etmiş. Hazreti Nuh sonraki nesillerin iyiliği ve doğruluğu bulması için uğraşıyormuş, fakat her gelen öncekinden daha da kötüleşiyormuş.

Hazreti Allah, Nuh peygambere bir gemi yapmasını emretmiş. Bunun üzerine Nuh (a.s.) gemi inşaasına başlamış. Nihayet Allah'ın emri gelmiş, yeryüzünü sular kaplamış, inanmayanlar kötülükleriyle beraber suya gömülmüş. Müminlerden başka kimse kalmamış. Hazreti Nuh'un gemisi tufandan sonra sular durulunca Cûdi dağına oturmuş. Nuh (a.s.) ile gemide bulunan Müslümanlar kurtulmuş ve insanlar onlardan yeniden çoğalmışlar. Onun için Hazreti Nuh'a ikinci Adem denilir. Nuh Aleyhisselâm gemiye bindiği zaman her cins hayvandan ikişer çift aldığı için hayvanlar da onlardan çoğalmışlar.
Hazreti Nuh, karaya çıktığı gün olan Aşure gününde Allah'a şükretmek için oruç tutmuş.

Gemideki halka da oruç tutmalarını emretmiş. Sonra yanında kalan yiyeceklerden yedi çeşit toplamış.
Onları birbirine karıştırarak pişirmiş ve yemişler. İşte, bugün de yapılagelen yiyeceklerden pişirmek, aşure yapmak, bunu komşulara ve eş, dosta ikram etmek o günden kalmış.



Aşure günü neler yapılabilir?

•  0 gün, evimiz için alışveriş yaparsak, bir sene boyunca evimizde bereket olur.
•  Aşure pişirip komşu ve arkadaşlara ikram edilebilir.
•  En az on kişiye birer selâm veya bir kişiye on defa selâm verilir.
•  Durumu müsait olanlar Muharrem ayının onuncu (Aşure) günü oruç tutabilir.
•  Sadece Aşure günü oruç tutmak uygun değildir. Peygamber Efendimiz, "Aşure orucunu önceki bir gün yahut sonraki bir gün ile birlikte oruç tutunuz." buyurmuşlardır.

Peygamber Efendimiz bir Hadisi Şeriflerinde Aşure günü için şöyle buyurmuştur:
"Her kim Aşure günü çoluk-çocuğuna cömert davranırsa, Allâhü Teâlâ senenin tamamında ona rızık genişliği verir."


Rüzgargülü Çocuk Dergisi
(Dergiye bakmak için ismine tıklayın)




17 Eylül 2018 Pazartesi

Ölümün Habercileri




Rivayet olundu ki, ölüm meleği (yani Azrail aleyhisselam) Hazret-i Davud'un yanına girince Davud ona:
— Sen kimsin, diye sordu.

O da Davud'a:
—  Hükümdarlardan korkmayan, kal'alar önünde engel olamayan ve rüşvet kabul etmeyen kimsedir, diye cevap verdi.

Hazret-i Davud:
—  Öyle ise sen ölüm meleği (Azrail)sindir.   Ben ise seninle karşılaşmak için hazırlanmış değilim. Sen  (şimdi) git, uzaklaş, dedi.

Azrail:
—  Ey Davud! Falanca komşun nerede? Filanca yakının nerede? Filanca arkadaşın nerededir? diye sordu.

Davud (a.s.):
— Öldüler, dedi. Bunun üzerine Azrail:
— Onların hali (ölüme)  hazırlanmak hususunda bir kimse için (kâfi) ibret olmadı mı? dedi.



Ölüm, Kıyâmet, Âhiret Ve Âhir Zaman Alâmetleri

İmam Şa'rani




16 Eylül 2018 Pazar

Aşurâ Yemeği




Nuh Aleyhisselâm, kendisine iman edenlerle beraber, Âşurâ günü gemiden indiler.
Ve (o gün) oruç tuttu. Ve kendisiyle beraber olanlara, Allâhü Teâlâ hazretlerine şükür için oruç tutmayı emretti. O gün azıkları bitmişti.
Biri bir avuç buğday getirdi. Biri bir avuç mercimek getirdi. Biri bir avuç nohut getirdi. Ta yedi çeşit hububat bir araya toplandı. Nuh Aleyhisselâm onları iç içe katıp pişirdi. Ve onun üzerine iftar ettiler. Ve hepsi o azıcık azık ile Nuh Aleyhisselâmın bereket dualarıyla doydular.

Tufandan sonra yeryüzünde ilk pişen yemek işte bu yemek idi. Bunun üzerine insanlar, bunu (bu tür yemeği) Âşurâ günü pişirmeyi sünnet edindiler. Âşurâ yemeğinde (ve orucunda) büyük bir ecir ve sevap vardır. Bu âşura yemeğini pişiren ve fakirlere yediren kişiye büyük sevaplar vardır.


Rûhu'l Beyan

İsmail Hakkı Bursevî


15 Eylül 2018 Cumartesi

Müslüman Olmayan, Ve Kötü Kadınların Yanında Tesettür



Hamam



Vazife gördüğüm yerlerden birinde cereyan etmiş acı bir vak'ayı, intibaha [uyanıklığa] vesile olur düşüncesiyle nakletmekte fayda umuyorum. (Mehmet Emre)



Hamama giden fahişe bir kadın, orada gördüğü namuslu ve evli bir kadının güzelliğini, kendisiyle gayr-i meşru ilişkisi bulunan erkeğe anlatmış. O erkek, bu namuslu kadını kocasından boşatıp kendi emellerine âlet etmek hevesine kapılmış. Bu sefil düşünce ile kadının kocasına giden ahlâksız adam, "Senin ailen kötü yoldadır" demiş; kocası bu iddiayı reddedince o bedbaht:
-Ya sana ailenin vücudundan şahit gösterirsem ne dersin? demiş ve devamla: Ailenin bacağının falan yerindeki siyah beni söylersem sözümün doğruluğunu gene kabul etmez misin? deyince adamın kan beynine hücum etmiş ve neticede namuslu bir kadın lekelenmiş ve bir yuva yıkılmıştır.



İslam'da Kadın Ve Aile

Mehmet Emre

13 Eylül 2018 Perşembe

Aşure Günü Ve Hadiseler


Şile


Dediler ki:
— Yâ Resûlallah! Allahü Teâlâ aşure gününü diğer günlere nazaran gerçekten üstün kılmış.

Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
— Evet, öyledir. Allahü Teâlâ yerleri ve gökleri o gün yarattı. Dağları aşure günü yarattı. Denizleri aşure günü yarattı. Levhi ve Kalemi aşure günü yarattı. Adem'i aşure günü yarattı. Havva'yı aşure günü yarattı. Cenneti aşure günü yarattı ve Âdem'i cennete aşure günü koydu. İbrahim aşure günü doğdu. Allah, onu aşure günü ateşten kurtardı. Ona oğlunu kurban etme emrini aşure günü verdi. Oğluna karşılık kurbanı aşure günü indirdi. Firavun, aşure günü boğuldu. Hz. Eyyub'un belâsı aşure günü kalktı. Allahü Teâlâ, Adem'in tevbesini aşure günü kabul etti. Davud'un hatâsını aşure günü bağışladı. Süleyman'ın mülkünü aşure günü verdi. İsa, aşure günü doğdu, İsâ ve İdris aşure günü semâya yükseldiler. Kıyamet, aşure günü kopacaktır."



Tenbihül Gâfilin Bostanül Ârifin

Ebu'l-Leys Semerkandî

Telkin


Gülhâne

Hoca Merhum Sivrihisar'da hatip iken kaymakamla aralarında kavga çıkar. Bir müddet sonra da kaymakam ölür. Hoca'ya:
- Hoca Efendi kaymakam öldü, telkinini siz verseniz, derler. Hoca şöyle cevap verir:
- Siz ona telkin verecek bir başkasını bulun, zira benimle kavgalıdır, söylediğimi dinlemez.

İnsan Ve Hayat


12 Eylül 2018 Çarşamba

İsm-i A'zam




Adamın biri Zünnun-ı Mısri Hazretleri'ne gelip, yalvarır:
- Ne olur bana İsmi A'zam'ı öğret.
O da, gelen adamın eline üstü kapalı bir tabak verir ve:
- Bunu açmadan falan şahsa götür, der. Adam tabağı alır, yola çıkar ama giderken merak etmeye başlar:
- Acaba tabağın içinde ne var?
Dayanamaz ve tabağın kapağını açar. İçinden bir fare fırlayıverir. Adam Zünnun Hazretleri'ne öfkelenir ve o kızgınlıkla geri döner.
- Benimle dalga mı geçtin? der.

Zünnun-ı Mısri ona şöyle cevap verir:
- Ben sana kapalı bir şey verdim. Ağzını açmaman için de tenbih ettim. Sen dayanamadın, ağzını açtın. Bir fareye sahip olamadın. Sana İsmi A'zam'ı öğretmiş olsam, ona nasıl sahip olacaksın?

...


İsmi A'zam, en büyük isim demektir. İsmi A'zam'la yapılan dualar kabul olunur. Onun için, halk arasında İsmi A'zam'ı öğrenmek isteyen çok kimse vardır. Zamanımız da olduğu gibi eskiden de böyleydi.


Dini Hikayeler

Ali Eren

10 Eylül 2018 Pazartesi

Zilhicce Ayı




Bir genç vardı. Çalgıcılık ederdi. Zilhicce ayının hilâlini gördüğü akşamın sabahında oruç tutardı. Onun bu hali Resûlüllah (s.a.v.)'a anlatılınca onu çağırdı ve sordu:
Sana bu günlerde böyle bir orucu tutturan nedir?
O şöyle anlattı:
— Anam babam sana feda olsun yâ Resûlallah! Bu günler, hac âdetlerinin başladığı günlerdir. Bu günler hac günleridir. Umarım ki, Allahü Teâlâ onların duasına beni de katar.

Bunu dinledikten sonra Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Bu günlerde tuttuğun orucun her günü, yüz köle azat etmeye, yüz deve kurbanına, Allah yolunda cihat için binilen yüz ata bedeldir. Terviye günü orucu ise, senin için bin köle azat etmeye, bin deve kurban kesmeye, üzerine binip cihat edilen bin ata bedeldir. Arefe gününün orucu ise, iki bin köle azat etmeye, iki bin deve kurban kesmeye ve üzerine binip Allah yolunda cihada gidilen iki bin ata bedeldir. Bu oruç, iki sene evvelinin ve iki sene sonrasının orucuna bedeldir."

Bir başka rivayette Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Arefe gününün orucu, iki senelik oruca bedeldir. Aşura gününün orucu ise bir senelik oruca bedeldir."



Tenbihül Gâfilin Bostanül Ârifin

Ebu'l-Leys Semerkandî


9 Eylül 2018 Pazar

Damla


Tahtalı Göleti / Kocaeli

"Az olan çoğa delalet eder. Damla göletten haber verir."



6 Eylül 2018 Perşembe

Kristal Bardak




Geçmiş zamanda bir hükümdarın birçok cariyeleri vardı. Bunların içinde pek güzelleri olduğu gibi, içlerinde bir de siyah cariye vardı. Diğerlerine nisbetle hükümdar bu siyah cariyeye daha fazla ilgi ve sevgi gösterirdi. Diğerlerinin bunu çekemediklerini fark eden hükümdar, bu cariyelere, üzerleri mücevheratla süslü birer kristal bardak vermiş. Değerleri pek yüksek ve kıymetli olan bu bardakları ellerinde tutan cariyeler; hayranlıkla bakarlarken hükümdar:                          
—  Herkes elindeki bardağı yere vurup kırsın, der. Güzel olan cariyelerin hepsi ellerindeki bardakları göğüslerine koyarak:
— Efendimizin bu kadar kıymetli ve değerli hediyesini nasıl kırarız derler. Siyah cariye ise hükümdarın emrini hiç vakit kaybetmeden ve tereddüt etmeden yerine getirir ve bardağı yere vurup kırar.

Bunun üzerine hükümdar siyah cariyeye şöyle der.
— Diğerleri bu kadar kıymetli bardakları kırmadıkları halde sen niçin kırdın?

Cariye hiç düşünmeden hükümdara şu cevabı verir:
— Bana efendimin kalbi lâzım, kadehin ne kıymeti vardır. Yeter ki efendimin kalbi kırılmasın.


Kadın, Tesettür, İzdivaç

Hüseyin Suudi Erdoğan


5 Eylül 2018 Çarşamba

Alâmet


Gözyaşı

" İbadet ve taatlarda bulunmasına rağmen ağlaması mü'minin alâmeti; amel etmediği halde gülmesi ise münafığın belirtisidir."

Hâtem el-Âsam (r.h.)


3 Eylül 2018 Pazartesi

Ne İçin Bu Kavga?




Hikâye olundu ki, iki kimse bir yer hususunda niza edip onun üzerinde hasımlaşmışlar. Bunun üzerine Allah Taâlâ o arazinin duvarındaki bir kerpici dile getirmiş de o kerpiç:

— Ey adamlar, muhakkak ki ben hükümdarlardan bir hükümdar idim. Ben bin sene dünyaya sahip ol(up hükümdarlık yap)dım. Bin şehir kurdum, bin bakire kızla evlendim. Sonra ölerek toprak oldum. Nihayet şöyle ve şöyle bin sene (toprak halinde) kaldım. Sonra bir çömlekçi benden hâsıl olan toprağı alıp bir kap imâl etti ve beni insanlar kullandılar. Nihayet ben kırıldım, sonra bin sene toprak kaldım. Sonra beni bir kimse alıp benden kerpiç dökerek bu duvarın içine yerleştirdi. Binaenaleyh sizin münakaşa etmeniz hangi şey hususundadır ve ne şey hakkında hasımlaşıyorsunuz, demiştir.

Bu hususta hikâyeler çoktur, öyle ise kardeşler (im) bunu iyi bilmelisiniz.



Ölüm, Kıyâmet, Âhiret Ve Âhir Zaman Alâmetleri

İmam Şa'rani

1 Eylül 2018 Cumartesi

Siyah Yılan


Acarlar Longozu


Abdülhamid b. Mahmud Moğolî anlatıyor:
— İbn Abbâs (r.a.)'ın yanında oturuyordum. Ona bir topluluk geldi ve şöyle dediler:

- Biz hac niyeti ile yola çıktık. Bir arkadaşımız vardı Zatı Sifâh nahiyesine gelince öldü. Hazırlığını yaptık. Sonra onun için kabir yeri aramaya başladık. Kabrini açınca, koca bir kara yılan gördük. Kabrin dibine çöreklenmiş yatıyordu.
Orayı bıraktık, başka bir kabir açtık. Onda da aynı şeyi gördük. (Yani, kabrin dibine çöreklenen bir yılan) Onu da bıraktık.
Üçüncü bir kabir açtık; tekrar aynı yılanla karşılaştık. Onu da bırakıp sana geldik.

Bunun üzerine İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi:
— O kara yılan o kulun işlediği kötü fiildir. Gidin onu kabirlerden birine gömün. Allah'a yemin olsun ki, bütün yeryüzünü kazacak olsanız, aynı yılanı bulacaksınız. Bu durumu onun kavmine bildirin.

İbn Abbâs'ın dediğini diğer arkadaşlarına da anlattılar; çıkıp gittiler.
Sonra, onlardan biri şunu anlattı:
— Onu bir mezara gömdük. Hac dönüşü o kişinin evine varıp durumu kendilerine bildirdik. Bir miktar da kadife elbiselik hediye götürdük. Hanımına durumu sorduk.

- Onun halini dinledin. Acaba onun hayâtta ne gibi yaramaz bir işi vardı?

Kadın anlattı:
— O buğday satardı. Günlük yiyeceğini sattığı buğday içinden alırdı. Ne kadar buğday alırsa, buğdayın içine o kadar saman ve ekin çöpü doldururdu. Bu şekilde de satardı.



Fakih der ki:
— Bu haber hıyaneti anlatıyor. Ve hıyanetin kabir azabına sebep olacağı anlatılıyor. O topluluğun gördüğü, hayâtta kalanlara bir ibret dersidir. Bunu dinleyenlerin, itimadı kötüye kullanmaktan sakınmaları gerekir...



Tenbihül Gâfilin Bostanül Ârifin

Ebu'l-Leys Semerkandî


30 Ağustos 2018 Perşembe

Niyet Ve Himmet


Camii Hanımlar Bölümü


Hikâye olunur:

Ebû Kasım Cüneyd (k.s.) hazretleri, buyurdular:
-"Ben camiye (Cuma namazı kılınan camiye) çok erken gittim o anda bir ses işittim:
"Ey Ebu'l-Kasım! Seni geçtiler!"

İkinci Cuma günü daha erken bir vakitte camiye gittim. Yine bir ses işittim:
-"Ey Ebu'l-Kasım seni geçtiler!"

Ben hep daha erken Cuma namazına gelmeye çalıştım. Hep aynı sesi işittim. Öyle ki sabahtan Cuma için namaza gittiğim oldu. Yine aynı sesi işittim:
-"Ey Ebu'l-Kasım seni geçtiler!"

Bunun üzerine ben, bu kadar erken Camiye geldiğim halde beni geçen kişinin kim olduğunu bana tarif etmesini Allâhü Teâlâ hazretlerinden istedim. Mihrâb tarafından gizliden şöyle bir ses geldi:
-"Camiye acele gelmekte seni geçen kişi, Camiden en son çıkan kişidir!"

O gün Cuma namazını kıldım. Ta ikindi namazına kadar camide oturdum.
Cemaat ile ikindi namazını da kıldım. Sonra insanların çıkmasını bekleyinceye kadar oturdum. Cemaatın sonunda çok yaşlı bir ihtiyar çıktı.
Hemen onun cübbesinden tuttum. Ve ona:
-"Ey şeyh! Sen cemaate ne zaman geldin?" diye sordum. O zat:
-"Zeval vaktinde geldim!" dedi. Ona:
-"(Ben ta sabah namazında geldiğim halde) sen hangi şeyle beni geçtin? Buna delâlet eden nedir?" diye sordum. O kişi:
-"Ey Ebu'l-Kasım! Ben Cami'den çıktığım zaman; o günkü gibi ertesi gün de Camide kalmaya niyet ediyorum!" dedi.

Ebû'l-Kâsım Cüneyd (k.s.) hazretleri buyurdular:
-“Bunun üzerine anladım ki, bu kişinin beni geçmesi, benden önce Camiye gelmiş olması değil; onun himmet ve niyetidir.”


Rûhu'l Beyan

İsmail Hakkı Bursevî


28 Ağustos 2018 Salı

Sebat


Bank


"Bir mahalde sebat eden her yerdedir. Sebatsızca her yerde dolaşan hiçbir yerde değildir."



27 Ağustos 2018 Pazartesi

Allah (c.c.) Rızası İçin İlim Öğrenmek


Rahle


Süfyân-ı Sevri'yi (R.h.) mahzun gören arkadaşları sebebini sorduklarında:

«Biz insanlara ticaret vâsıtası olduk. Gelir biri bizden okur da gider, kadı, vali veya ünlü bir kahraman olur. İşte üzüldüğüm cihet budur.» diye cevâb vermiştir.


İhya-u Ulûmiddîn (İlim Kitabı)

İmam Gazâli

25 Ağustos 2018 Cumartesi

Ölüm Hâli


Böğürtlen


Abdullah b. Amr b. As buyuruyor ki: Babam çoğu kez şöyle anlatırdı:

Şöyle bir kimseye şaşıyorum. Kendisine ölüm geliyor, aklı var, dili var, fakat anlatamıyor.

Nihayet, babamın kendisine de ölüm geldi. Şöyle dedim:
— Babacığım, hani sen şöyle derdin:
—  Şöyle bir kimseye şaşıyorum. Kendisine ölüm geliyor. Aklı var, dili var, fakat anlatamıyor.
Bunu hatırlatmakla bir şeyler anlatmasını istemiştim. Anlattı:
— Ölüm o kadar büyük iş ki, anlatılması çok zor. Ama, sana biraz anlatacağım. Ruhum iğne deliğinden çıkar gibi. Radva dağı omuzuma çökmüş gibi. İçimde böğürtlen çalısı var gibi. Gök yere kapaklanmış; ben ikisi arasında kalmışım gibi...

Bundan sonra şöyle anlattı:
— Yavrucuğum! Benim hayâtım üç devreye ayrılır. Câhiliyet devrinde Resûlüllah'ı öldürmek için, o zamanki düşmanları arasında en gönüllü bendim. Yazıklar olsun bana, keşke öyle olmayaydım.
Sonra Allah bana İslâm dinini nasip etti. Resûlüllah bana insanların en sevgilisi oldu. Beni ordularına komutan tayin etti. Ne olurdu, o zaman ölseydim. Resûlüllah namazımı kılardı; duasına nail olurdum.
Sonra, dünya işleri ile uğraştık. Artık Allah katında halim nasıl olur, bilemem.

Onun bu sözlerini dinledim; yanında kaldım. Vefat edinceye kadar kalkmadım. (Allah rahmet eylesin.)   



Tenbihul Gafilin Bostanül Arifin

Ebu'l-Leys Semerkandî


23 Ağustos 2018 Perşembe

Boş Meşakkat




"İnsan elde edilmesi mümkün olmayan beş şeyi sever ki, boş meşakkattir:

Nefsi sever, o nefsin hevası içindir.
Ruhu sever, o Allah içindir.
Malı sever, o varisler içindir.
Tamamlanması kabil olmayan iki şeyi, ferah ve rahatı ister; halbuki bu ikisi de cennettedir."

Hz. Ali Efendimiz (r.a.)



22 Ağustos 2018 Çarşamba

Ziyaretçinin Evde Sağa Sola Bakması




"Abdullah Bin Mes'ud bir hasta ziyaretinde bulunmuştu. Bir cemaat da onunla birlikteydi. Hastanın evinde bir kadın bulunuyordu. Cemaatten bir erkek kadına bakınca İbn-i Mesud ona dedi ki:
"Eğer gözün çıkmış olsaydı, bu senin için daha hayırlı olurdu."


Edebü'l Müfred

İmam Buharî


21 Ağustos 2018 Salı

O Mahlukatın En Sevgilisidir


Gül


Resûlüllâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Âdem (a.s.) işlediği hatayı itiraf ederken şöyle dedi: "Yâ Rabbî! Beni bağışlaman için Sana, Muhammed'in hürmetine yalvarıyorum."

Bunun  üzerine  Mevlâ Teâlâ:
"Ey Âdem!  Sen Muhammed'i nereden biliyorsun? Daha ben onu yaratmadım buyurdu.

Âdem (a.s.) dedi ki:
"Sen beni kudret elinle yaratıp, ruhundan bana üflediğinde başımı kaldırdım. Bir de baktım Arş'ın direkleri üzerinde "Lâ ilahe illallah Muhammeddür Resûlüllâh" yazıyor. Sen, ismini, en sevdiğin şeyle yanyana zikredersin."

Bunun üzerine Mevlâ Teâlâ şöyle buyurdu:
- "Doğru söyledin Ey Âdem! Çünkü O, bana Mahlûkâtın en sevgilisidir. Seni O'nun hürmetine bağışladım. Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım."


Mecâlisü'l Envâri'l Ahmediyye Ve Mecâmiil-esrâril Muhammediyye

Abdüllatif Harpûtî


18 Ağustos 2018 Cumartesi

İsmail A.S.'ın Kurban Edilişi


Bursa Hayvanat Bahçesi


Rivayet olundu ki: İsmail (a.s.) yedi yaşına bastığında baba İbrahim (a.s.) ile birlikte işlerinde ve ihtiyaçlarında onunla koşuşturmaya başladı. İbrahim (a.s.) Kabe'yi inşâ ederken oğlu İsmail (a.s.) de O'na yardım ediyordu. Kabe'nin inşasını bitirince Allah'ın evini haccetti ve haccın vazifelerini yerine getirdi.

İbrahim (a.s.) tevriye gecesi bir rüya gördü. Rüyasında bir münâdî şöyle diyordu:  "Allah,  sana oğlunu kurban etmeni emrediyor."

Sabah olduğunda öğle vaktine kadar gördüğü rüya hakkında düşündü. Acaba Allâh'dan mı idi yoksa şeytandan mıydı? Onun için bugüne Terviye günü (Şüpheli gün) denildi. Akşam olduğunda aynı rüyayı görünce dokuzuncu gün anladı ki bu rüya Allah tarafındandır. O gün, Arefe günü diye isimlendirildi. Onuncu günün gecesi de aynı rüyayı gördü. Anladı ki İsmail'i (a.s.) kurban etmesi emredilmektedir. O güne Nahr günü denildi. Sonra hanımı Hacer'e İsmail'i yıkamasını, saçlarını taramasını söyledi ve "Onunla koyunlara gideceğim" dedi. Hacer annemiz denileni yaptı. Sonra oğluyla beraber yola çıktılar. Onlar gittikten sonra Şeytan Hacer'in yanına gelip kalbine çeşitli vesveseler attı. Hacer dedi ki: "Eğer bu Allah'ın emriyse işitirim ve itaat ederim."

Şeytan bunun üzerine İbrahim ve İsmail'in yanına gitti ve onlara da vesvese verdi. Fakat hiç birine söz geçiremedi. Nihayet İbrahim (a.s.), oğlu İsmâl ile yalnız kaldıklarında onunla yapacağı işi müşavere etti.

Nitekim Allâhü Teâlâ şöyle buyuruyor:
"Vakta ki, o, babası ile (ihtiyaçları ve işlerinde) çalışabilecek bir yaşa bastı. İbrahim ona şöyle dedi: 
"Oğulcağızım! Ben bir rüya gördüm. Seni boğazlıyorum. Bak sen buna ne diyeceksin?" Oğlu dedi ki: "Baba, emrolunduğunu yap. İnşallah beni sabırlılar arasında göreceksin." (Saffat 103)

İbrahim (a.s.) yapacağı iş, üzerine vacip olduğu halde oğlu ile müşavere etti. Çünkü oğlunun bu konu hakkında ne düşündüğünü öğrenmek istiyordu. Eğer korkmuşsa, işi biraz daha araştırmak istiyordu. Korkmadığını görünce de gönlü rahat olacaktı. İsmâil (a.s.) babasından rahat olmasını, emrolunduğu şeyi yapmasını isteyince İbrahim (a.s.)ın gönlü rahatladı. İbrahim'e (a.s.) vahy uyku esnasında geldi. Ama vahy, çoğunlukta peygamberlere uyanıkken gelirdi. Böyle olmasının sebebi İbrahim'in (a.s.) Allah'ın emrine samimiyetle sarıldığını göstermek içindir. Peygamberlerin rüyaları haktır. Çünkü o rüyalar vahyin başka bir çeşididir.

Rivayet olundu ki: Baba oğul, nahr (kesim) yerine gelinceye kadar kurban edilme işinde müşavere ettiler. Görüşleri kurban görevinin yerine getirilmesinde ittifak etmişti.

Allâhü Teâlâ buyuruyor ki:
"Vakta ki her ikisi kazaya boyun eğdiler, İbrahim, çocuğu yanı üzerine yatırdı." (Saffat 106)

İsmail, ellerini cebinden çıkardı ve babasına şöyle dedi: "Babacığım! Beni keseceksen, ellerimi boynuma bağla ki, sana eziyet etmiyeyim. Çünkü sevabım azalır. Ölüm çok zahmetlidir. Yüzümü de yere yatır, olur ki o anda sana babalık şefkati arız olur. Gömleğimi anneme götür ve olur ki bununla teselli olur.

İbrahim:
"İnşaallâh Allah'ın yardımı sana ulaşacaktır, oğlum bizim bağlamamız Allah'ın emri üzerinedir." demiştir.

İsmail:
"Çöz ellerimi ben sana asla asi olmam. Çünkü bu Allâh'ın emridir, dedi.
İbrahim aleyhisselam, oğlunu elleri serbest olduğu halde yüzüstü yatırarak bütün kuvveti ile bıçağı onun boğazına çaldı. Bıçağın ağzı döndü, kesmedi.

İsmail:
-"Baba! Bıçağı keskinleştir!" dedi. Bıçak bilendi, yine kesmedi.

İsmail yine sordu:
- "Ne oldu. baba?"

Hz. İbrahim:
-"Kesmiyor, bıçak yavrum" dedi.

İsmail:
-"Bıçağın ucu ile kafamı kes" dedi.
İbrahim aleyhisselam buna razı olmadı. Ondan sonra bir nida geldi:
-"Rüyan doğrudur, oğlunu bırak ve şu koçu kes" denildi. İşte bu hususla ilgili âyetler şunlardır:

"(Oğlunu kesmeye) karşılık ona  büyük  bir  kurbanlık verdik." (Saffat 107)

Cebrail (a.s.), fidye olarak getirdiği koç ile geldiğinde İbrahim'in acele etmemesine engel olmak için hemen "Allâhü Ekber. Allâhü Ekber" diye seslendi. İbrahim (a.s.) onu gördüğünde Lâ ilahe illallâhü vallâhü ekber!" dedi. İsmail (a.s.) fidye olarak bir koçun geldiğini görünce "Allâhü Ekber ve lillâhil hamd" dedi. İşte tekbir bu şekildedir.



Mecâlisü'l Envâri'l Ahmediyye Ve Mecâmiil-esrâril Muhammediyye

Abdüllatif Harpûtî

16 Ağustos 2018 Perşembe

Resûlullah Efendimiz (s.a.v.)'in Yardımı


Defne Çiçeği


Bağdat'ta attarlık yapan bir adam vardı. Esasen Kerh'li idi. Güvenilir bir kimse olarak tanınmaktaydı, kendisini borç kuşatmış bulunuyordu. Evine kapanmış, dua ve namaza yönelmişti. Cuma gecesi olunca, adeti olan namazı kıldı ve dua edip yattı, uyudu. Rüyasında Resûlüllah (s.a.v.)'i görmüştü. Efendimiz ona buyurmuşlar ki:
"Aliyyü'bnü İsa'ya var. Ben ona, sana dört yüz dinar vermesini emrettim. Onu al da hallerini düzelt" buyurdu. Benim üzerimde altı yüz dinar borç vardı. Vezire gittiğimde içeri girmekten engellenmiştim. Onun arkadaşı bulunan Şafiî, dışarı çıkmıştı. Beni tanımaktaydı. Kendisine durumu haber verdim.

O:
- "Vezir, seher vaktinden şu zamana kadar seni beklemektedir. Bana senden haber sordu, ben ise seni unutmuşum. Sen yerinden ayrılma" dedi ve döndü. Çabucak içeri çağrıldım. Ebül-Hasen Aliyyü'bnü İsa'nın huzuruna girdim. O, bana hitaben:
- "Adın nedir?" dedi. Ben:
- "Falan isimli attarım" dedim.

Aliyyü'bnü İsâ:
-"Kerh halkından mısın?" dedi.

Ben:
- "Evet" dedim.

O:
- "Dikkat et, bize gelmekle Allah sana olan mükâfatını güzel kıldı. Allah'a andolsun ki, dün geceden beri hiç uyumadım. Zira Resûlüllah (s.a.v.), dün gece rüyama şeref verdi ve "Falan oğlu falan attara dört yüz altın ver. Onunla durumunu düzeltsin" buyurdu. Ben:
- "Resûlüllah (s.a.v.), dün gece benim rüyama da şeref verdi ve şöyle şöyle söyledi" dedim. Aliyyü'bnü İsâ ağlamaya başladı ve:
- "Bununla Resûlüllah'ın yardımını ummaktayım" dedi ve devamla: "Bana bin altın getiriniz" dedi. İstediği paraları getirdiler.

Aliy-yü'bnü İsâ:
- "Resûlüllah'ın emrini yerine getirmiş olmak için dört yüz altın al" dedi. Altı yüz altın ise, benden sana hediye olsun" dedi.

Ben:
-"Ey vezir, Resûlüllah'ın verdiğine bir fazlalık katmayı arzu etmiyorum. Ben, bereketi bunda umuyorum. Bunun dışında değil!" dedim.

Aliyyü'bnü İsâ ağladı ve:
- "Sana zahir olan kadar al" dedi. Ben dört yüz dinarı aldım. O para içinden bir kısım borçlarımı ödedim. Geri kalanla dükkanımı açıp çalışmaya başladım. Benim üzerimden daha bir yıl geçmemişti ki, bin altın sermayem olmuştu. Geri kalan borçlarımı da ödedim. Malım artmakta devam etti. Halim de daha iyi oldu. Bu, Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.)'in yardımı ile olmuştur.


Şevâhid'ül-Hak'dan Vehhâbîlere Cevaplar

Yusuf Nebhânî


15 Ağustos 2018 Çarşamba

Alçak Gönüllü Olmak




Türklerden bazıları Şeyh'ul İslâm Ahmed en-Nâfî el-Câmî (k.s.)'nin meclisine devam ediyordu. Başının üzerinde nurdan bir taç görülüyordu. Şeyh hacca gidip geldiğinde o nurdan tacın yok olduğu görüldü. Ona bunun sebebi sorulduğunda mecliste bulunan velilerden birisi onun namına şöyle cevap verdi:

-"Sen hacca gitmeden evvel tazarru sahibi ve alçak gönüllü birisi idin. Şimdi ise hac sana izzet vermiş ve bundan dolayı nefsin seni kıymetli ve makam sahibi biri olarak gösterdi. Bundan dolayı mertebenden indirildin ve nurun da kayboldu."



Mecâlisü'l Envâri'l Ahmediyye Ve Mecâmiil-esrâril Muhammediyye

Abdüllatif Harpûtî

14 Ağustos 2018 Salı

İlk Kurbanım


Kuzular


Ahmed bin İshak'tan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir:                                                                
Benim fakir bir kardeşim vardı. Fakat fakirliğiyle birlikte her sene bir koyunu kurban olarak keserdi. O vefat ettiğinde iki rekat namaz kıldım ve şöyle dedim:

"Ey Allah'ım! Bana rüyamda kardeşimi göster! Ben onun durumunu soruyorum."

Derken abdestli bir şekilde uyudum. Ve rüyamda kıyametin koptuğunu ve insanların kabirlerinden kalkıp mahşer yerinde toplandıklarını gördüm. O anda gördüm ki kardeşim bir ata binmişti ve önünde dedim ki: Ey kardeşim Allah sana ne yaptı.

Dedi ki: "Allah benim günahlarımı bağışladı."

Dedim ki: "Neden bağışladı?

O da bana: "Allah yolunda yaşlı fakir bir kadına verdiğim bir dirhem sadakadan dolayı" dedi.

Bunun üzerine dedim ki:
— Bunlar (yanındakiler) nedir?

Dedi ki:
— Dünyadaki kurbanlardır. Bindiğim binek de benim ilk kurbanımdır.

Dedim ki:
— Peki sen nereye gitmeyi kastettin? Dedi ki:
— Cennete, gözüme de yakındı. Eğer müminlerin kurbandan olan bir bineği olmazsa, onun işlediği amel-i salihi, Allah ona bir deve olarak yaratır. O kimse ona biner. Kabrinden çıktığında rabbine gider.


Mecâlisü'l Envâri'l Ahmediyye Ve Mecâmiil-esrâril Muhammediyye

Abdüllatif Harpûtî

12 Ağustos 2018 Pazar

Rahip Barsis'in Hikâyesi


Rivayet olundu ki Allah Teâlâ Barsis hakkında:

«Onun hali şeytanın hali gibidir. Çünkü şeytan insana «Küfür et» der de o küfredince, «Ben hakikaten senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım» der», buyurmuştur (Haşr 16). 


İznik


Bu kıssanın özeti şöyledir:

Barsis  (adındaki rahip) delilik yahut da sar'a hastalığına yakalanan kimseye mesh edip dokunduğu zaman o hasta (Allah'ın izniyle) iyi olurdu. Derken hükümdarın kızının aklına bozukluk geldi. Bunun üzerine hükümdar kızını, halktan uzak yerde bulunan Rahip Barsis'in manastırında kalması için yanına gönderdi. Müteakiben İblis, Barsis'in yanına gelerek:
—  Sen bu kıza zina et. Çünkü o artık hissini (şuurunu) kaybetmiştir, diye vesvese verdi. Barsis de kıza zina fiilini işleyince İblis kendisine;
—  Kız senin bu (çirkin) fiili işlediğinin farkına vararak seni insanların arasında rezil etmesinden korkulur. Binaenaleyh sen bu kızı öldürüp (cesedini) şu kum yığınlarının içine gömüver.
Nihayet kızı istemek için hükümdarın adamları geldiği zaman onlar senin sözünü tasdik edeceklerinden sen onlara:
—  Kız iyileşerek gitmiştir, dersin diye talimat verdi. Rahip de iblisin kendisine öğrettiği şekilde bu cinayeti işledi.

Sonra İblis, bir âbid kişi kılığında hükümdarın yanına vardı ve ona:
—  Muhakkak ki rahip Barsis kızına (iğrenç) tecavüz fiilini işledi. Kızın aklı başına gelince tecavüze uğradığının farkına vararak (durumu) size bildirmesinden korkup kızı öldürdü ve onu manastırına yakın bir kum yığınının içine gömdü. Binaenaleyh o size:
—  Kız iyileşerek yanınıza gitmiştir derse, sakın onun sözünü tasdik etmeyin, diye durumu hükümdara ihbar etti. Hükümdar da birtakım adamlar göndererek iblisin söylediklerinin doğru olduğunu gördü. Bunun üzerine hükümdar Barsis'in asılmasını emretti. Barsis asılı vaziyette iken şeytan onun yanına gelerek kendisine:
—  Eğer bana alnınla secde edersen ben de seni bu hale düşürdüğüm gibi (buradan da) kurtarırım, deyince Barsis şeytana imâ ile secde ederek (Allah'a) kâfir oldu. Müteakiben iblis onu kurtarmadı ve bırakıp gitti. Barsis de (imansız olarak) küfür üzere ölüp gitti.


Ölüm, Kıyâmet, Âhiret Ve Âhir Zaman Alâmetleri

İmam Şa'rani

11 Ağustos 2018 Cumartesi

Hac'da Yapılan Dua


Sürmedan


Ebu Derda'nın damadı Savfan Bin Abdullah anlatıyor:
"Şam'daki yakınlarımı  ziyarete gitmiştim. Kayınvalidem Ümm-i Derda'yı evde buldum; fakat kayınpederim Ebu Derda'yı orada bulamadım. Kayınvalidem bana sordu: "Bu sene hac etmeyi düşünüyor musun?"

Ben de: "Evet, düşünüyorum" dedim. Bunun üzerine kayınvalidem dedi ki:
"O halde Allah'a bizim için hayır dua eyle. Zira Rasulullah (s) şöyle buyururdu:
"Müslüman bir kimsenin, kardeşinin ardından yaptığı dua kabul olunmuştur. Onun başının yanında görevlendirilmiş bir melek vardır. O her ne vakit kardeşi için hayır dua ederse, görevli melek "amin" ve bir misli de sana olsun" der."

Daha sonra çarşıda kayınpederim Ebu Derda'ya uğradım. Kendisi de aynı hadis-i şerifi Rasulullah (s)'dan rivayet ederek söylemiştir.



Edebü'l Müfred

İmam Buharî

9 Ağustos 2018 Perşembe

Ağaca Tapan İnsanlar




İkrime (r.a.) tarafından rivayet edilmiştir.
                                             
İsrâiloğullarından bir âbit vardı. Uzun yıllarını Allah'a kulluk ederek tüketmişti. Bir gün kendisine bir heyet geldi;

— Şurada birtakım kimseler var, Allah'ı bırakıp ağaca tapıyorlar, dedi. Âbit bu harekete kızdı. Baltasını aldı, o tapılan ağacı kesmek için yola koyuldu. Yolda bir ihtiyar şeklinde onu şeytan karşıladı. Aralarında şöyle bir konuşma başladı:
— Nereye böyle?
— Şurada bir ağaç var, onu kesmeye gidiyorum.
— Senin o ağaçla ne ilgin var? Nefsinle uğraşmayı, ibâdeti bıraktın, kalkıp başka şeylerle meşgul oluyorsun?
— Bu da benim için bir ibâdet sayılır.
— Ben de elimden geleni yapacağım, o ağacı sana kestirmeyeceğim.
Bundan sonra kavgaya başladılar. Âbit şeytanı tuttu yere vurdu. Göğsüne de oturdu. Şeytan yalvarmaya başladı:
— Beni bırak, sana faydalı bir söz söyleyeyim. Âbit kalktı, şeytan konuşmaya başladı:
— Allahü Teâlâ, sana böyle bir vazife vermedi; sana bunu farz kılmadı. Sen o ağaca ibâdet etmiyorsun ya, ona bak. Sen kendini düşün. Başkası seni alâkadar etmez. Allahü Teâlâ'nın birçok peygamberi var. İsteseydi onlardan birini gönderir, o ağacı kesme emrini de ona verirdi.
Âbit, şeytanın bu sözüne kanmadı. Tekrar kapıştılar. Şeytan'ı tekrar yere vurdu, yine üstüne oturdu. Şeytan çaresiz kalınca şöyle dedi:
— Aramızı bulacak bir iş var. İstersen diyeyim. Bu yapacağın işten daha hayırlı ve faydalıdır.

Âbit o şeyin ne olduğunu sorunca:
— Beni serbest bırak söyleyeyim, dedi. Âbit bıraktı. Şeytanın tekrar dili açıldı.
— Sen fakir bir kimsesin. Elinde dünyalık nâmına bir şeyin yok. İnsanlara yüksün. Onlar sana yardım ediyor. Halbuki sen bundan hoşlanmıyorsun. Arkadaşlarına iyilik yapmayı yapmayı istiyor, komşularına yardımda bulunmayı arzuluyorsun. Kendi imkanlarınla doymak, insanlara muhtaç olmamak istiyorsun değil mi? Âbit bu sözleri doğrulayınca şeytan devam etti:
— O halde, yapmak istediğin bu işten dön. Sana söz veriyorum, her gece uyurken baş ucuna iki altın koyacağım. Sabah olunca onları alacaksın. Kendin ve çocuklarının ihtiyacı için sarfedeceksin. Arkadaşlarına da dağıtacaksın. Gidip o ağacı kesmektense bu sana daha faydalı. Hem senin için, hem de Müslümanlar için bu daha hayırlı. O ağaç yerinde duruyor. Kesilmesi, onlara bir zarar vermeyeceği gibi, bir faydası da olmaz.
Âbit bu sözleri düşündü. Kendi kendine, bu ihtiyar doğru söylüyor, dedi. Daha sonra içinden şu fikir geçti:
Ben peygamber değilim ki, onu kesmek bana düşsün. Allahü Teâlâ bana o ağacı kesme emrini vermedi ki, kesmeyince âsi olayım. Bunun dediği daha faydalıdır.

Bu hususta şeytanla anlaştılar.
Şeytan dediğini yapacağına yemin etti. Abit ise ibâdet yerine döndü. Akşam yattı, sabah kalkınca baş ucunda iki altın buldu. İkinci gün yine aynı şekilde oldu, baş ucunda iki altın buldu, sevindi. Ama üçüncü gün bulamadı, kızdı.

Baltasını omuzladı, o ağacı kesmek için yola koyuldu.
Bu defa şeytan, yine bir ihtiyar şeklinde karşısına çıktı.
Hemen sordu:
— Nereye böyle?
Âbit anlaşmayı hatırlamaz gibi cevap verdi.
— Şu ağacı kesmeye gidiyorum.

Şeytan şöyle dedi:
— Yanıldın! Artık onu kesmeye gücün yetmez. Artık yolun oraya çıkmaz.
Abit, önce olduğu gibi o ihtiyar şeklinde karşısına çıkan şeytana saldırdı. Ancak bu defa gücü yetmedi.

Şeytan:
O geçti, dedi. Âbiti yakalayarak yere vurdu. Abit, şeytanın elinde bir serçe kuşu kadar hafif kalmıştı. Onu yere serdikten sonra göğsüne oturdu.
Sonra şöyle dedi:
— Bu ağacı kesme işinden mutlaka vazgeçeceksin. Aksi halde seni öldürürüm.
Abit perişan haline baktı. Şeytana karşı durma gücünü kendisinde bulamadı. Çaresiz bir halde konuştu:
— Sana mağlup oldum. Serbest bırak, söz. Yalnız önce seni nasıl yendim, şimdi nasıl yenildim? Öğrenmek istiyorum. Şu işin sırrını bana anlatır mısın?

Şeytan şu cevabı verdi:
— Daha evvel ağaca tapanlara duyduğun öfke Allah içindi. Niyetin ise âhirete aitti. Dünyalık yoktu. Bu yüzden Allah beni sana yenik düşürdü. Şimdi ise iş değişti. Kendin için öfkelendin. Dünya için gazaba geldin. Bu yüzden seni altettim.

Bundan sonra o âbit ağacı bıraktı; evine döndü.



Tenbihül Gâfilin Bostanül Ârifin

Ebu'l-Leys Semerkandî